Kifah Mahmud
TT

Kurumsal felç ve topraklarına yönelik tehdit arasında Irak Kürdistanı

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde (IKBY) Ekim 2024'te yapılan meclis seçimlerinden bu yana neredeyse iki yıl geçti ve yeni bir hükümet kurulamadı ve meclis de toplanamadı. Bölgenin durumuna ilişkin herhangi bir değerlendirme, saldırılardan veya düşmanca söylemlerden değil, bu gerçeklikten yola çıkmalı. Zira IKBY bugün tek değil, iki tehlikeyle karşı karşıya; içeride kurumlarının felç olması ile topraklarına yönelik dış tehdit. Aralarındaki bağlantı sadece yakınlık değil, nedenselliktir. Felç olmuş bir kurum topraklarını koruyamaz ve topraklar sadece silahla değil, öncelikle onu savunma yetkisine sahip olanların yokluğunda ele geçirilir.

17 Ağustos'ta, İran topraklarından fırlatılan iki patlayıcı yüklü insansız hava aracı, IKBY Başbakanı’nın özel ofisini ve Pirmam'daki (Masif Selahaddin olarak da bilinir) Kürdistan Bölgesi Asayişini Koruma Ajansı Direktörü’nün konutunu hedef aldı. Can kaybı yaşanmadı ve bu önemsiz bir ayrıntı değil. Zira saldırının amacı can kayıplarına neden olmak değil, bir mesaj göndermekti. 2019'dan beri saldırıların hedefleri Kormor doğalgaz sahası başta olmak üzere tesislerdi. Ancak şimdi yürütme organının başı ile güvenlik aygıtının başını hedef alma evresine geçiş yaptı. Bir doğalgaz sahasını hedef almakla başbakanlık ofisini hedef almak arasındaki fark, ekonomiye baskı yapmakla hükümete baskı yapmak arasındaki farktır. Ancak insansız hava araçları en etkili araç değil. En etkili araç, yönetim kurumlarının kendi insanları tarafından felç edilmesini sağlamaktır. Bir kurumu zayıflatmak, mutlaka onu çökertmeyi gerektirmez; karar vermesini engellemek de yeterli. Burada, birincisi 100 sandalyeden 39'unu, ikincisi 23'ünü kazanan iki ana parti arasında ortaklık formülü ve güç dağılımı konusundaki gerçek iç çekişme ve anlaşmazlığın üzerinde özellikle durulmalı. Bu, bir dış taraf tarafından üretilmiş bir anlaşmazlık değil ve hiçbir dış taraf bundan sorumlu tutulmamalı. Dış tarafların yaptıkları tamamen başka bir şey; onlar anlaşmazlık üretmiyor, aksine uzamasına yatırım yapıyor. Dolayısıyla pratik soru, krizi kimin başlattığı değil, devamından kimin kâr sağladığıdır ve sonuç açık: Tam yetkili bir hükümete sahip olmayan bir bölge, kendi adına müzakere edecek kimsesi olmayan bir bölgedir. Taahhütlere bağlı kalamayacak bir taraf müzakere edemez; sadece bekleyebilir. Bu bile, bölgenin rakipleri için, hiçbir bedel ödemeden veya tek bir kurşun sıkılmadan elde edilen stratejik bir kazançtır.

Kurumlardaki felç iki yıla ulaştığında, sorgulamalar taleplerin meşruiyetinden özüne kayıyor. Gerçek ortaklık bir haktır, bir lütuf değil ve bunu sağlamak, birinci için bir ayrıcalık değil, bir yükümlülük. Mesele sadece sandalye sayısı değil. Karar alımına katılmayı talep etmek ile bakanlıklarda sandıkta çıkan sonuçtan daha fazla pay talep etmek farklıdır. Bu fark, seçimlerin aşmayı amaçladığı kota mantığını yeniden üretiyor. Özellikle güvenlik dosyasında, uzlaşma marjları daha da daralıyor. Bölge, yarı ikili bir idari ve güvenlik gerçekliği tarafından yönetiliyor ve bu gerçeklik içinde egemen pozisyonların dağıtımı, onu birleştirmekten ziyade bu ikiliği pekiştiriyor. İnsansız hava araçlarıyla ihlal edilen sınırlar ve başbakanlık ofisinin yanı sıra güvenlik direktörünün karargahının hedef alınması, birleşik bir güvenlik kararını pazarlık kozu değil, hayatta kalmanın ön koşulu haline getiriyor.

Burada iki tehlike birleşiyor. Bölgenin gerçek sınırlarını belirleyen dosyalar doğası gereği müzakere edilebilir. Bunlar ihtilaflı bölgeler, 140. Madde (yirmi yıldır askıya alınmış durumda), bütçe tahsisi ve maaşlar, petrol ihraç eden boru hattı ve işletme koşullarıdır. Bu dosyaların her birinde, taahhütlere uyacak bir Kürt tarafının yokluğu sadece statükoyu korumuyor, aynı zamanda, güç dengesini kademeli olarak diğer taraf lehine değiştiriyor. Coğrafya her zaman savaşta kaybedilmez; bazen kimsenin katılmadığı bir toplantının tutanaklarında kaybedilir.

Nadiren dikkate alınan bir diğer faktör ise bölgenin Irak kamuoyundaki yeridir. Federal Planlama Bakanlığı'nın son verilerine göre, yoksulluk oranı Musanna'da yüzde 43,6, Babil'de yüzde 34,4 ve Divaniye'de yüzde 28,9 iken, ulusal ortalama yüzde 17,5 seviyesinde. Bu arada, Erbil ve Süleymaniye'de ise yoksulluk oranı yüzde 10'un altında kaldı. Bu rakamlar sorunsuz bir bölge işaret etmese de, bir kıyaslama noktası oluşturuyor. Yüz binlerce Iraklı her yıl bölgeyi ziyaret ediyor ve siyasi aracılar olmadan kendi gözleriyle karşılaştırmalar yapıyor. Başkaları için ölçü olarak kullanılan güç, onlar için bir model değil, bir soruna dönüşüyor. Yoksulluk listelerinde en üst sıralarda yer alan illeri yöneten güçlerin bölgeye karşı sert söylemlerinin açıklaması kısmen bu olabilir.

Buna karşılık, bölge sınırlı mali kaynaklara rağmen yol, su, sağlık ve eğitim projelerini durdurmadı. Krizleri ihraç etme mantığıyla hareket etmedi. Bölge yönetimi, Kürt sorununun Türkiye'deki barışçıl çözüm sürecini ve silahlı çatışmadan siyasi katılıma geçişi destekledi. Ayrıca Şam ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasındaki diyaloğa ve Suriye devlet kurumlarına entegrasyonuna da katkıda bulundu. Erbil, Arap ve uluslararası ilişkiler ağını o kadar genişletti ki, oradaki diplomatik misyonların ve konsoloslukların varlığı, çatışma bölgesinden temas noktasına dönüştüğünün bir göstergesi haline geldi. Bu gerçek bir stratejik birikim, ancak iç eksiklikleri telafi edemeyen ve yalnızca anlaşmalar imzalayabilecek bir hükümet tarafından kullanılabilen bir dış politik birikim.

Bununla birlikte, temel sorun içsel olmaya devam ediyor. Bir düşman, henüz oluşmamış bir uçurumu genişletemez. Kürt evinin içi düzene sokulmadıkça, evlatları arasındaki anlaşmazlık istismar için açık bir alan olmayı sürdürecek. Saldıran bir düşman ile bekleyen bir düşman arasındaki fark budur; ilki güce ihtiyaç duyarken, ikincisi sabretmekle ve çözülmemiş bir anlaşmazlıkla yetinir.

 Sonuç olarak, bölge ne çöküşün eşiğinde ne de güvende. İlk önce aşınan şey sınırları değil, eylem kapasitesi ve sınırlar da bu güce tabi. Oldukça zorlu bir bölgesel ortamdaki 30 yıllık çoğulcu kurumsal deneyim, sonuçsuz bir şekilde eskimeye bırakılacak bir birikim değil. Bu nedenle, en acil sınav, rakiplerin eylemleri değil, 10’uncu hükümetin kurulması ve parlamento oturumlarının yeniden başlaması tarihidir. Bu ikisi askıda kaldığı sürece, bütçeden petrol ve güvenlik garantilerine kadar her şey, kimsenin kararıyla değil, statüko tarafından ertelenmeye devam edecektir.