Semir Ataullah
Lübnanlı gazeteci - yazar
TT

Takas savaşı

Bazı savaşlar isimleriyle değil, rakamlarıyla anılır; çünkü insanlar bir an önce bitsin diye gün sayar, umut eder. Otuz Yıl Savaşları gibi, Yüzyıl Savaşları gibi... İçinde bulunduğumuz savaş ise yüzüncü gününü çoktan geride bıraktı; artık onu o bildik rakamla anmak doğru olmaz. Donald Trump bir süre önce bu savaşın iki hafta içinde biteceğini ilan etmiş, bitmezse ‘öldürücü darbeler’ vurmakla tehdit etmişti; ama savaş bitmedi. Vladimir Putin de Ukrayna Savaşı’nın beş haftada neticeleneceğini duyurmuştu; oysa aradan beş yılı aşkın bir süre geçti ve hâlâ çözülen hiçbir şey yok. Nitekim The Spectator dergisi, bir rakam verip de mahcup olmamak adına bu savaşı artık ‘Sonsuz Savaş’ diye adlandırmaya başladı. Tıpkı eski Suriye Devlet Başkanı’nın destekçilerinin, uyduruk iddiaları süslemek için kafiyeli sloganları pek sevip, ‘Esed, şebbihan sonsuza dek!’ şiarını yükseltmeleri gibi. Gelgelelim o ‘sonsuzluk’ denilen şey ne uslu durdu ne de sonsuz oldu; aksine, aysız karanlık bir gecede ansızın kesiliverdi.

Başkan Trump’ın sorunu ne askeri bir geçmişten ne de tarihi bir birikimden geliyor oluşu. Askeri geçmişi olanlar, işin doğası gereği netlik dilini bilirler: Mesafe temennilerle değil, metreyle ölçülür; düşmanın gücü ise kendi gücünüzle değil, onun gerçek kapasitesiyle tartılır. Tarih bilincine gelince... Bu bilincin en değişmez gerçeklerinden biri, İranlıların dünyada pazarlığı en çok seven halk olduğudur. Meslektaşım Cihad ez-Zeyn anlatmıştı: Tahran’da bir halı beğenmiş, satıcı halı için 7 bin dolar istemiş. Bizimki yedi gün boyunca her gün dükkâna uğramış. Yedinci günün sonunda satıcı, halıyı otele kadar getirip bin 500 dolara ona bırakmış.

Amerikan Başkanı’nın, Bakan Arakçi’ye eşlik eden İranlı müzakerecilerin sayısına dikkat etmesi çok daha isabetli olurdu. Arakçi’nin başlangıçta nasıl ılımlı, sakin ve dışa açık bir dille ortaya çıktığını, ardından nasıl birdenbire muhafazakârların sözcüsüne dönüştüğünü görmesi gerekirdi. İran siyasetinin en büyük dehası; ortada sanki ‘reformcular’ ve ‘muhafazakârlar’ (yani bir nevi Cumhuriyetçiler ve Demokratlar) varmış gibi bir anlatı kurabilmesidir. Oysa son söz, her zaman ne şunun ne de bunundur. Şimdilerde ise Mahmud Ahmedinejad’ın üçüncü kez geri döneceğine dair fısıltılar var. Tabii ki seçimlerle, oy verme hürriyetiyle, seçme özgürlüğüyle…