Tevfik Seyf
Suudi yazar ve düşünür
TT

İlerlemenin mimarları... seçkinler değil, kitleler

Malik bin Nebi’nin tezleri, kültürel aksaklıkları Arap toplumlarında bilimsel ve ekonomik kalkınmanın önündeki temel engel olarak görenler için büyük bir önem taşımaktadır. Malik bin Nebi, geleneği aktif bir bilgi kaynağı olmaktan çıkarıp ruhu uyuşturan bir afyona dönüştüren ‘dervişlik’ kavramından bahsetmiştir. O, bunun yerine hem bireysel hem de kolektif davranışların yönünü tayin edecek kültürün rasyonelleştirilmesini savunmuştur.

İlerleme üzerine yapılan her tartışmada, odak noktası ve çatışma alanı insandır. Sanıyorum ki bu, kimsenin itiraz etmeyeceği bir görüştür. Ancak bu görüş, kaçınılmaz bir soruyu da beraberinde getirir: Madem insanlar kendilerinin bu tartışmanın merkezinde ve odak noktasında olduğu konusunda hemfikir, o halde ilerlemek için ne yapılması gerektiğinin de bilincindeler mi? Ve eğer bu sorunun boyutlarını kavrayabiliyorlarsa, ayaklarını ilerleme yoluna basmak için gerçekten çabalıyorlar mı? Yani, bu soruya pratik bir cevap bulmaya çalışıyorlar mı?

Burada, aklıma sık sık gelen bir noktaya açıklık getirmek istiyorum: Malik bin Nebi’nin ortaya koyduğu o muazzam entelektüel miras, kendisinden sonra gelen diğer düşünürler tarafından sürdürülmedi. Ya da daha temkinli bir ifadeyle söyleyelim; aynı hedefi, yani ilerlemeyi amaçlayan fikri projeler ne sayıca yeterli ne de birbirleriyle bağlantılı. Aksine, bu projelerin her biri çölde tek başına duran hurma ağacı gibi görünüyor; ilgi çekiyor çekmesine ama kendisinden öncekilerle onu bağlayan bağları tespit etmek oldukça güç.

Bana göre bizim, çağdaş filozof Amartya Sen’in yaptığına benzer bir hamleye ihtiyacımız var. Hatırlanacağı üzere Sen, John Rawls’un o meşhur Adalet Teorisi’ndeki varsayımlarının karşısına geçmiş ve kendi kendine şöyle demişti: “En fakiri de dahil olmak üzere her ülkede, insanların yaşamını iyileştirecek pek çok fırsat mevcut. Fırsattan yoksun hiçbir ülke yok. Neden mi? Çünkü fırsatları yaratan insanlardır; yeter ki insanlar gözlerinin gördüğü ya da kulaklarının duyduğu o dar sınırlarla kendilerini meşgul etmesinler.” Dünyada bolca fırsat var. Fakat sen, kendini başarısızlığa bahaneler üretmekle tükettin; ya da yapıcı ve yaratıcı eylemi bir kenara bırakıp, sadece şunun bunun ne yaptığına bakarak oradan bir hikâye çıkaracağın hata yakalamaya odaklandın. İşte bu veya benzeri bir sebeple, başkalarının elde ettiği ya da bizzat yarattığı o fırsatları hayal etmekten bile aciz kaldın.

Malik bin Nebi, medeniyeti inşa eden bir özne olarak insana dair yaptığı pek çok konuşmada, bugün ‘bireycilik’ olarak adlandırabileceğimiz unsuru vurgulamakla yetinmiştir. Bunun ekonomik ve bilimsel kalkınma için ne denli merkezi bir şart olduğunu gayet iyi biliyoruz.

Ancak Malik bin Nebi, bu bilincin bütün insanlarda, özellikle de ilerlemeye en çok ihtiyacı olan yoksul ve yoksun sınıflarda nasıl yaratılacağını bize söylememiştir. Hatta medeniyet kurmaya yetkin insanın ‘öncü/girişimci’ özelliklerine yaptığı mükerrer vurgunun, onu başka bir çıkmaza, yani ‘elitizme’ sürüklediğini söyleyebilirim. Zira onun söylemlerinden çıkan sonuç; medeniyetin kurucularının sıradan halk değil, toplumun seçkin bir azınlığı olduğudur. Oysa bu durum, kitlelerin hem medeniyetin üreticisi hem de tüketicisi olarak görüldüğü günümüz dünyasının gerçekleriyle taban tabana zıtlık oluşturmaktadır.

Burada, adalet teorisinde sıradan insanların kendi kaderlerini tayin etmelerini ve ilerleme yolunda yürümelerini sağlayan ‘güçlendirme/yetkinleştirme’ (empowerment) ilkesine odaklanan Amartya Sen’e yeniden dönmek istiyorum. Güçlendirme fikri iki kavramı bir araya getirir: Bilgi ve irade. Bana göre iradenin ortaya çıkmasına zemin hazırlayan şey bilgidir. Burada kastettiğim, sıradan bir insanın kendi coğrafi ve görsel sınırlarının ötesindeki dünyalardan haberdar olmasını ve dolayısıyla bu dünyalardaki mevcut fırsatları fark etmesini sağlayan genel bilgidir. Bu bağlamda, 1970'li yıllarda Hindistan hükümetinin, kırsal kesimdeki yoksul ailelere on binlerce radyo dağıttığı hatırlanır. Amaç; bu insanların kendi çevrelerinin ötesindeki eğitim, sağlık ve yeni tarım yöntemleri gibi fırsatlardan haberdar olmalarını sağlamaktı. Bu adım, taşıdığı tüm sadeliğe rağmen kırsaldaki kamu hizmetleri ağını gözle görülür biçimde iyileştirdi, taşranın ulusal ekonomiye entegrasyonunu hızlandırdı ve neticede insanların yaşam standartlarını yükseltti.

İşte bizim tartıştığımız ilerleme modeli tam olarak budur: Geniş halk kitlelerine, bilhassa da toplumun en şanssız kesimlerine hizmet eden bir kalkınma hamlesi. Bu model bir elit zümre yaratmayı değil, basamağın en altında yer alan sınıfları harekete geçirmeyi hedefler. İnancıma göre, ilerlemenin en hızlı yolu da budur...