İmil Emin
Mısırlı yazar
TT

Savaş çağı mı yoksa güç yoluyla barış çağı mı?

Doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine kadar tüm dünyayı saran bu gürültülü patırtının ortasında, yaşananları anlamak adına şu soruyu sormak geliyor içimizden: Dünya, ‘güç yoluyla barış’ çağına mı girdi, yoksa savaş çağına mı?

Bu soru, yalnızca ABD ile sınırlı tutulamayacak kadar geniş ve kapsayıcıdır. Nitekim 21. yüzyılın ortalarına yaklaşırken kesin gerçeklik olarak kabul görmeye ramak kalan bir şey var ki, o da askeri gücün artık diplomasinin yeni dili haline geldiğidir.

Peki, bu kavram yüzyıllar boyunca felsefi alandan sahadaki pratik gerçekliğe nasıl taşındı?

Bu düşüncenin kökenine dair birden fazla rivayet mevcuttur. Bazıları bunu Romalı askeri stratejist Vegetius’a bağlar ve “Barış istiyorsan savaşa hazırlan” sözünü ona atfeder. Diğer bir kesim İmparator Hadrianus’u işaret ederken, üçüncü bir görüş ise bu fikri ilk ortaya atanın ölümsüz eseri ‘Tanrı Devleti’ ile Aziz Augustinus olduğunda ısrar eder.

Rusya’dan Çin’e, Washington’dan Brüksel’e, hatta Avustralya’dan Güney Amerika ülkelerine kadar hâkim olan anlayış artık şu temel görüşe dayanıyor: “Sanayi tabanlı refahımızın en önemli teminatı olan barışı güvence altına almak istiyorsak, her an savaşa hazır olduğumuzun bilinmesi gerekir.”

Bu fikrin felsefesi şuna dayanır: Eğer bir devlet, potansiyel saldırganlara karşı olağanüstü üstünlükle devasa bir askeri kapasite inşa ederse, yeryüzündeki hiçbir ülke ona saldırmaya cesaret edemez. Çünkü bunun kendilerine hızlı ve topyekûn yıkım getireceğini bilirler.

Bu açıdan bakıldığında, ‘güç yoluyla barış’ perspektifi, içinde bulunduğumuz yüzyılın geri kalanında yer küredeki küresel çatışmaların yönetileceği temel strateji olmaya adaydır.

Peki, küresel tablo bu çıkarımı doğrulamak için başka gerekçelere ihtiyaç duyuyor mu?

Silahlanma yarışının geri dönüşü başta olmak üzere, geleneksel çatışma dönemlerinde bile görülmemiş boyutlara ulaşan mevcut değişimlere göz atmak yeterli.

Rusya Federasyonu, günümüzde ve gelecekte NATO ile barışın ancak yeni ‘nükleer canavarların’ varlığıyla mümkün olacağına inanıyor. Bunun son örneği, çoklu harp başlığına sahip ve havada milyonlarca kişiye ölüm taşıyan şeytani Sarmat füzesidir. Buna, Rus Donanması’nın dünyayı bir değil birkaç kez tutuşturmaya yetecek başlıklarla donatılmış özel denizaltı projelerini de eklemek gerekir.

Çinlilere gelince; onlar da yaklaşmakta olan çok kutuplu dünya düzeni arayışıyla ve hedefledikleri barışı koruma amacıyla karada, denizde ve havada askeri güç programlarını her geçen gün ileriye taşıyorlar. Amaçları, Kuşak ve Yol Girişimi’nde olduğu gibi, küresel projeleri için uluslararası zemini hazır hale getirmektir.

Son iki haftada, Pasifik Okyanusu sularında denenen yeni bir balistik füzenin yanı sıra Batı istihbaratı, Çin’in Kuzey Kutbu deniz tabanındaki deneylerini gün yüzüne çıkardı. Bu deneyler, olası bir felaket anında uzaktan aktif hale getirilmeden önce, pasif nükleer başlıkları uzun süre muhafaza edebilen silolar veya konteynerlerden oluşuyor. Bu durum, 1971 yılında imzalanan Deniz Tabanı Silahsızlanma Antlaşması altındaki uluslararası kısıtlamaların arkasından dolanılması anlamına gelebilir.

Demek ki barışın ancak güç yoluyla sağlanabileceğine inanan tek taraf Washington değil; küresel kutup ekseninde yükselen milletlerin çoğunu bu listenin içine dahil edebiliriz.

Ancak soru hâlâ geçerliliğini koruyor: Aşırı güç, uluslar ve halklar için bir koruma ve kalkan mıdır; yoksa hem siyasetçilerin hem de askerlerin daha felaket boyutlardaki savaşlara girmek için duyduğu yasak arzularla döşenmiş bir yol mudur?

Günümüz dünyası, adeta ‘aşırı güç tuzağı’ diyebileceğimiz bir olguyla karşı karşıya görünüyor. Bu tuzak, barışı korumanın kaçınılmaz gereği olarak devasa bir gücü meşrulaştırıyor. Kimilerine göre ise bu durum iki çetrefilli mesele arasında bir denge arayışıdır: Birincisi, hasımlara zeytin dalı uzatırken işlerin ters gitmesi halinde bunun kendisine karşı bir koz olarak kullanılacağı korkusu... İkincisi ise ibrenin sert bir savaşçı ruhunu ateşleme yönüne kayması halinde yaşananlar...

Her iki durumda da kendinizi güç yoluyla barışa ulaşmış olarak değil, güç yüzünden savaşa sürüklenmiş olarak bulabilirsiniz.

Günden güne, diplomatik müzakere kavramı anlamını ve içeriğini yitiriyor. Diplomatik notalar bir uzlaşı aracı olmaktan çıkıp bir anlaşmazlık dünyasına geriliyor. Uluslararası anlaşmalar, özellikle de seçici bir şekilde uygulandıklarında, inandırıcılıklarını kaybediyor. Bütün bunlar da insanlığın ‘güç dengesine dayalı devletler dünyasına’ doğru gerisin geriye sürüklendiğini gösteriyor.

Acı çeken insanlığımız, gücün getirdiği barıştan gücün yol açtığı savaşlara geçmeye aday mı?

19. yüzyılın modeli de tam olarak buydu; krizlerin asil askeri onur savaşlarından topyekûn savaşlara dönüştüğü bir model...

Sözün özü: Güç yoluyla barış anlayışının bedeli, ikinci bir emre kadar, oldukça yüksek ve ağırdır.