Semir Ataullah
Lübnanlı gazeteci - yazar
TT

Çin belgesi ve İran

Uluslararası ilişkiler tarihinde benzeri görülmemiş adımla Suudi Arabistan, İran ile bir saldırmazlık anlaşması imzaladı ve bu mutabakata Çin’i tanık, hatta bir bakıma garantör yaptı. Çin’den daha güçlü, daha önemli ya da daha tarafsız bir tanık bulunabilir miydi?

Dünya kamuoyu bu adımı diplomatik dehanın ürünü olarak gördü. Sonuçta, Çin’in huzurunda verilen sözleri bozmaya kim cesaret edebilirdi?... İran.

İran, anlaşmayı ihlal etmek için bir süre bekledi. Ancak daha sonra Suudi Arabistan, Kuveyt, Ürdün ve Bahreyn’deki hedeflere, Mısır ve başka ülkelere yönelik saldırılar düzenlemeye başladı. Çin’in tanıklığı önünde verdiği taahhüdü de diğer bütün söz ve vaatlerini de unuttu. İran İslam Cumhuriyeti’nin varlık, daha doğrusu ayakta kalma felsefesi budur: Hem kendisinin hem de çevresindekilerin sürekli diken üstünde yaşadığı bir düzen kurmak.

Donald Trump bir keresinde umutsuzlukla, “Dakikalar içinde sonuçlanabilecek bir müzakere için İranlılar yedi gün harcıyor” demişti. Meslektaşım Cihad ez-Zeyn, en-Nehar gazetesinde aktardığı bir anısında, Tahran ziyareti sırasında beğendiği bir halıyı satın almak istediğini yazmıştı. Satıcı önce 7 bin dolar istemiş. Zeyn kentte yedi gün kalmış; her gün dükkânın önünden geçip daha düşük bir fiyat teklif etmiş. Ayrılacağı gün yanında bin 500 dolar götürmüş, halıyı o fiyata alıp çıkmış.

Çin’in himayesinde imzalanan bu ‘belge’, savaş ve diplomasi teamüllerinin ilk ihlali değildi. İran daha en başından, düşmanını barıştan yana tavır alanlar ve iyi komşuluk ilişkilerini savunanlar arasından seçti. Sağduyulu her tutuma ve iyi niyetli her girişime, düşmanca ve son derece kaba bir tavırla karşılık verdi.

Zamanla her şey, ince hesapların yapıldığı bir bilek güreşine ve Trump’ın sabrını sınayan bir mücadeleye dönüştü. İranlılar, dünya kamuoyu önünde onun sinirleriyle nasıl oynayacaklarını iyi biliyorlardı. Ancak savaşlar bir oyun değildir. İran’ın bugüne kadar uğradığı kayıplar belki kesin bir yenilgi olarak nitelendirilemez; fakat bunların hiçbir şekilde bir zafer olarak sunulması da mümkün değildir.