ABD ile İran arasındaki ateşkesin uzatıldığı şu günlerde, artık net bir şekilde söyleyebiliriz ki; İran ile hasımları arasındaki karşı karşıya geliş, artık sadece füzeler, insansız hava araçları ve bölgedeki askeri hareketliliklerle sınırlı değil. Bu mücadele, her geçen gün artan bir ivmeyle ekonomi, enerji ve petrol alanındaki baskılara dayanabilme kapasitesi etrafında şekilleniyor. Medyanın ilgisi daha çok güvenlik alanındaki gelişmelere yoğunlaşırken, Tahran aslında arka planda ekonomisinin geleceğini, iç istikrarını ve geçtiğimiz on yıllar boyunca inşa ettiği bölgesel nüfuz ağını koruma kabiliyetini doğrudan ilgilendiren, çok daha karmaşık bir savaşla karşı karşıya bulunuyor.
İran, uzun yıllardır ulusal gelirinin ve döviz rezervlerinin en önemli kaynaklarından biri olarak petrol ve doğalgaz gelirlerine sırtını dayamış durumda. Batı’nın uzun süreli yaptırımlarına rağmen Tahran, karmaşık nakliye ağları ve geleneksel hatların dışında faaliyet gösteren hayalet gemi filoları sayesinde petrol ihracatının önemli bir kısmını sürdürmeyi başarmıştı. Ancak Körfez’de yaşanan son gelişmeler ve deniz seyrüsefer trafiğinin her geçen gün daha sıkı bir şekilde denetlenmesi, Tahran’ın ihtiyaç duyduğu seviyelerde petrol ihraç etme kabiliyetini ciddi ölçüde sekteye uğrattı.
Bu gelişme, İran ekonomisine indirilmiş oldukça ağır bir darbe oldu. Çünkü petrol, İran için sadece sıradan bir gelir kaynağı değil; genel bütçenin, kamu kurumlarının finansmanının ve sosyal destek programlarının üzerine kurulduğu en temel sütunlardan biri. Dolayısıyla, petrol ihracatında yaşanan her gerileme, devletin ithalat için gerekli olan dövizi sağlama ve iç piyasayı sübvanse etme kapasitesine doğrudan ve anında yansımakta.
Gelirlerin azalmasıyla birlikte, son yıllarda zaten değerinin büyük bir kısmını kaybetmiş olan ulusal para birimi üzerindeki baskılar daha da yoğunlaşıyor. Bu durum; temel tüketim mallarının, gıdanın, ilaçların ve hizmet sektörünün fiyatlarında ciddi bir patlamaya yol açarak milyonlarca İranlının geçim yükünü katbekat artırdı. Enflasyon oranları sürekli bir yükseliş grafiği çizerken, sıradan bir vatandaşın alım gücü de birkaç yıl öncesine kıyasla son derece zayıflamış durumda.
Kriz sadece enflasyonla da sınırlı kalmıyor; işsizliğe, yatırımların azalmasına ve sermaye kaçışına kadar uzanıyor. Hem yerli hem de yabancı yatırımcılar, siyasi ve ekonomik istikrarsızlığın hâkim olduğu bir ortama yeni sermaye aktarma konusunda tereddüt yaşıyor. Ayrıca İran finans sektörüne uygulanan yaptırımlar, dış yatırım çekme sürecini daha da zorlaştırıyor; bu durum ise ekonomiyi, sınai ve teknolojik altyapısını modernize etmek için şiddetle ihtiyaç duyduğu kaynaklardan mahrum bırakıyor.
İran liderliği, ekonomik sınamanın doğrudan bir askeri çatışmadan çok daha tehlikeli olabileceğinin farkında. Zira İran’ın yakın tarihi, geniş çaplı protesto dalgalarının çoğunlukla yaşam koşullarının kötüleşmesi, fiyat artışları ve istihdam fırsatlarının azalmasıyla doğrudan bağlantılı olduğunu gösteriyor. Bu nedenle yetkililer, çeşitli sübvansiyon ve destek önlemleriyle halkın öfkesini dindirmeye çalışıyor; ancak bu politikayı sürdürebilme kabiliyetleri, ellerinde kalan mali kaynakların büyüklüğüne bağlı bulunuyor.
Buna karşılık Tahran, ekonomik baskıların etkisini hafifletecek alternatifler arıyor. Komşu ülkelerle kara ticaretini genişletmeye çalışıyor; Orta Asya, Türkiye ve Pakistan üzerinden farklı nakliye rotaları kullanıyor, ayrıca Çin ve Rusya ile ekonomik ilişkilerini güçlendirmeyi amaçlıyor. Ne var ki bu alternatifler, gelirlerin en önemli kaynağı olmayı sürdüren deniz yoluyla yapılan petrol ihracatındaki büyük bir gerilemenin yaratacağı kayıpları telafi edebilecek güçte değil.
Tüm bu ekonomik zorlukların ortasında, İran liderliğinin ulusal güvenliğinin temel parçası olarak gördüğü bir başka unsur öne çıkıyor: Bölgedeki müttefikler ve kendisiyle bağlantılı örgütler ağı. Bu hesapların başında ise hiç şüphesiz Hizbullah geliyor. Tahran, on yıllardır bu hareketi bölgesel projesinin en güçlü dayanağı ve sınırları dışındaki en önemli caydırıcılık araçlarından biri olarak görüyor.
İran’daki karar alıcılar için Hizbullah, sadece siyasi veya askeri bir müttefik değil; İran’ın stratejik savunma sisteminin organik bir parçası. İsrail sınırında müttefik bir askeri gücün varlığı, Tahran’a herhangi bir bölgesel çatışmada çok önemli bir baskı kozu sağlıyor. Ayrıca Hizbullah, yıllar boyunca İran nüfuzunun Maşrık coğrafyasında kökleşmesinde ve bölgesel ittifaklar ağı içindeki İran çıkarlarının korunmasında merkezi bir rol oynadı.
İşte bu nedenden dolayı İran liderliği, Hizbullah’ı hedef alan veya onun kapasitesini zayıflatan her türlü tehdidi son derece büyük bir endişeyle takip ediyor. Bu müttefikin kaybedilmesi ya da rolünün ciddi biçimde gerilemesi, Tahran için İran-Irak Savaşı’nın sona ermesinden bu yana stratejisini üzerine kurduğu en önemli güç unsurlarından birinin yitirilmesi anlamına gelebilir. Ayrıca bu durum, rejimin içerideki imajına da doğrudan yansıyabilir; zira rejimin siyasi meşruiyetinin bir ayağı da kendisini birçok ülkeye yayılan bölgesel bir eksenin lideri olarak sunmasına dayanmaktadır.
Ne var ki bu bölgesel politika, İran içinde de ciddi eleştirilerle karşı karşıya kalıyor. Sınır ötesine harcanan mali kaynakların; ekonominin yapısal sorunlarını çözmek, yaşam standartlarını yükseltmek ve kamu hizmetlerini geliştirmek için kullanılması gerektiğini savunan sesler içeride giderek yükseliyor. Bu hoşnutsuzluk, son yıllarda ülkede yaşanan pek çok protesto dalgasında net bir şekilde gün yüzüne çıktı.
İran rejiminin geleceği, büyük ölçüde ekonomik baskılar ile bölgesel taahhütler arasındaki o hassas dengeyi yönetebilme kabiliyetine bağlı olacak. Eğer yaptırımlar bu şekilde sürer ve petrol ihracatı uzun bir süre daha düşük seviyelerde kalırsa, ekonomi çok daha büyük çıkmazlarla karşı karşıya kalacak ve ülkedeki toplumsal ve siyasi baskılar katlanarak artacak. Buna karşılık, eğer Tahran ekonomik kısıtlamaları hafifletecek ve petrol gelirlerinin bir kısmının geri dönüşünü sağlayacak uzlaşmalara varmayı başarırsa, kendi iç düzenini yeniden toparlamak için önemli bir fırsat yakalayabilir.
Her halükârda İran, bugün geçmişteki pek çok krizden farklı ve oldukça kritik bir eşikte duruyor. Artık mesele sadece yaptırımlar ya da askeri restleşmelerle sınırlı değil; hem iç hem de dış zorlukların eş zamanlı olarak tırmandığı bir dönemde, devletin ekonomik ve toplumsal istikrarı koruyabilme kapasitesiyle doğrudan ilişkili. İşte bu yüzden pek çok gözlemci, önümüzdeki yılların İran tarihinin en hassas dönemlerinden biri olabileceğini düşünüyor; çünkü bu sürecin sonuçları sadece İran ekonomisinin geleceğini belirlemekle kalmayacak, aynı zamanda İran’ın bölgesel rolünün sınırlarını ve rejimin kendi geleceğini de yeniden şekillendirecek.