“Savaş Sanatı” adlı eserin yazarı Çinli filozof ve askeri lider Sun Tzu'nun şöyle dediği söylenir: “Taktik olmadan strateji, zafere giden en yavaş yoldur. Strateji olmadan taktik ise yenilgiden önceki gürültüdür.” ABD Başkanı Donald Trump, İran'a karşı yıkıcı saldırılar düzenlemenin onu müzakereye zorlayacağına ve taleplerini kabul etmesini sağlayacağına inanıyordu. Ancak İran, taktiklerini anladı ve şartlarını reddetti, bu da onu bir ikilemde bıraktı. Eğer İran'a karşı savaşı tırmandırırsa ve İran bunun sadece bir taktik olduğuna inanırsa, geri adım atmayacak ve sabredecek. Eğer Trump taktiklerinde ısrar etmeye devam ederse, zafer değil yenilgiden önceki gürültü kehaneti gerçekleşecek. Böylece Trump kendini iki seçenekle karşı karşıya buluyor; tam ölçekli bir savaş başlatmak veya bu tarihi çatışmadan geri çekilmek. Her ikisi de aynı derecede acı. Trump, iç ve dış politika hesaplarına göre, askeri zorluğunu ve Amerikan vatandaşının kaldıramayacağı fedakarlıkların boyutunu bildiği için, böylesine kapsamlı bir savaşı yürütebilecek kapasitede değil. Ayrıca geri çekilme niyetinde de değil, çünkü bu onu hayati öneme sahip stratejik bir bölgeyi İran'a teslim eden ve ülkesinin prestijini yerle bir eden ilk Amerikan başkanı yapacaktır.
İran, Trump'ın ikilemini anladığı için, çatışmayı tüm bölgeyi kapsayacak şekilde genişletmeye çalışarak, rejimi, birliği, altyapısı ve kazanımları üzerindeki sonuçlarının tamamen farkında olduğu kapsamlı bir savaş başlatmadan önce onu iki kere düşünmeye zorluyor. İran, Bab’ul Mendeb'deki Husi tehdidini kullanarak, Süveyş Kanalı'nı tehdit ederek ve başta Irak'ta olmak üzere bölgedeki milislerini harekete geçirerek, özünde İran rejiminin güvenliğinin uluslararası denizciliğin, bölgedeki enerjinin ve küresel ekonominin güvenliğine bağlı olduğu stratejik bir caydırıcılık ilkesi kurmaya çalışıyor. Bu durumu kolaylaştıran iki faktör var: Değişimleri ve bunların Trump'ın kararları üzerindeki etkisini yorumlamasına olanak tanıyan açık, demokratik Amerikan sisteminin doğası ve Amerikan yönetimi içinde topyekun bir savaş kararı konusunda fikir birliğinin olmaması. ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Hürmüz Boğazı'nda makul tavizler verilmesi anlamına gelse bile İran ile barış istiyor. Bu nedenle İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'yu, kendi çıkarları için Amerikan hayatları pahasına çatışmayı tırmandırmakla suçladı. Öte yandan ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, çatışmayı ve İran'ı taviz vermeye zorlamayı, gerekirse Başkan Trump'ın öngördüğü gibi topyekun bir savaşa girmeyi istiyor. İlk kez, ABD askeri liderliği, Trump'ın komutanlarını değiştirmesi ve onları tehlikeli kararlarına daha uyumlu hale getirmesi nedeniyle, karar alma süreçlerinde etkili olmaktan ziyade ona tabi durumda bulunuyor.
ABD sisteminin aksine, İran sistemi kapalı. ABD ve İsrail'in İran liderlerini, nükleer bilim insanlarını ve silahlarını bulabilme yeteneklerine rağmen, Dini Lider Ali Hamaney suikastının sonuçlarını kavrayamadıkları, İranlı karar vericilerin düşünce yapısını anlayamadıkları veya rejimin yıkıcı darbelere rağmen nasıl direndiğini kavrayamadıkları açıkça ortaya çıktı. Bu fark, İran'ın Amerikan karar alma süreçlerini anlamasına, taktikler geliştirmesine ve stratejiler oluşturmasına olanak sağlarken, ABD yalnızca tek bir taktiğe güvenebiliyor; ardı ardına acı verici darbeler indirmek veya topyekun savaş tehdidinde bulunmak. İran, Amerikan karar alma süreçlerinin güçlü ve zayıf yönlerini çoktan tespit etmiş olduğundan, her ikisini de umursamıyor. Stratejik caydırıcılığı ve geniş toprakları sayesinde acı verici darbelere dayanabilir ve topyekun savaşa karşı koyabilir. İran, Başkan Trump'a en yakın ülkeler olan ve tamamen kendi çıkarları doğrultusunda her ne pahasına olursa olsun çatışmadan kaçınmaya çalışan Türkiye ve Pakistan'ın arabuluculuğuna büyük önem veriyor. Türkiye'nin çıkarı, rejimin çöküşünü önlemeyi gerektiriyor, çünkü bunun iç güvenliğine yansımaları olacak, sınırlarında bir kitlesel göçe ve terörizmin yükselişine neden olacak, bölgedeki baskın güç olarak İsrail'e bağlı stratejik güvenliğini etkileyecek. Pakistan da, İsrail faktörüne ek olarak, rejimin çöküşünün iç güvenliğine ve ekonomik çıkarlarına yönelik risklerinden endişe duyuyor.
Trump, ülkesinin itibarını ve başkan olarak tarihteki kendi konumunu belirleyecek bir savaş yürüttüğü için bir girdabın içinde. İlk kez, İsrail dışında hiçbir müttefiki olmadan bu savaşı yürütüyor. Hatta İsrail bile iç politikada ona yük olurken, bölgedeki ittifakları için ise daha da büyük bir yük haline geldi. Bu durumda Trump, dünyanın en güçlü ordusuna sahip olduğunu ve yardımlarına ihtiyacı olmadığını söyleyerek övünürken (ve övünmeye devam ederken) Avrupalılardan kendisine katılmalarını isteyemez. Dahası Avrupalılardan yardım istese bile, onların tam ölçekli bir savaşa daha az hevesli olduklarını ve Başkan Obama'nın imzaladığına benzer bir anlaşmayla sonuçlanacak diplomatik yolları izlemeye daha meyilli olduklarını görecek; ki bu anlaşmayı Trump, tarihin en kötü anlaşması olarak nitelendirmişti. İnkarlarına rağmen, Trump, Rusya ve Çin'in İran'a sınırlı ve gizli de olsa yardım sağladığının farkında. Bu yardımın hayati önem taşıdığını, İran'a çok ihtiyaç duyduğu askeri ve moral desteğini sağladığını biliyor. Rusya ve Çin de jeostratejik nedenlerle, Trump'ın Ortadoğu'da başarısız olmasının, Amerikan askeri geri çekilmesinin veya içe kapanma döneminin başlangıcı olacağının ve bunun da nihayetinde ortak çıkarlarına hizmet edeceğinin farkında.
Tüm bu nedenlerden dolayı, Trump, siyasi kariyerinde ilk kez kritik bir kararla karşı karşıya; ya muazzam insani, ekonomik ve askeri sonuçlarına rağmen risk alarak tam ölçekli bir savaşa girişmek ya da zayıf bir konumda müzakereler yürüteceği diplomatik seçeneğe başvurmak veya yenilgiden önceki gürültü yerine zafere ulaşmak umuduyla taktiklere güvenmeye devam etmek.