25 yaşındayken Beyrut'u özlediğim gibi şimdi de Londra'yı özlüyorum. Bu tür bir özlemden utanıyorum. Piccadilly'de hızla ilerleyen kırmızı bir otobüsün veya Hyde Park girişinde sola dönen bir taksinin resmini gördüğümde içimde bir hüzün hissediyorum.
Yağmura ve uzun, karanlık günlere rağmen özlüyorum ve şehrin sahibiymişim gibi durmadan onda yürümenin keyfini özlüyorum. Şimdi bana Londra'nın değiştiği, mizacının sertleştiği, sakinliğini kaybettiği ve The Times'daki başyazıların kalitesinin düştüğü, ancak haber bültenlerinin değişmediği söyleniyor.
Şimdi keşfettiğim her şeyin küçük ve basit olduğunu fark ediyorum. Harrods'ta bir fincan kahve. Oradaki kütüphanenin saati. Dünyanın her yerinden insanlar. İmparatorluğa gülen ve onun tarafından hor görülen Muhammed el-Fayed'in heykelleri.
Londra'da istediğiniz kişiyle karşılaşırsınız. Ve bazen sokaklarında yürürken Kraliçe'nin arabasıyla yanınızdan geçip, selam vermek için elini kaldırdığını hatırlarsınız. Selam vermeden de geçip gidebilir. Her iki durumda da gülümseme sizindir. Bütün yayalar, İmparatorluk ve Milletler Topluluğu halkları içindir.
Londra'yı ne kadar özlüyorum. Özellikle de bugün, Beyrut daha da kederli ve acınası hale gelirken, o nostaljik günlerdeki imajını tamamen kaybetmişken. Londra'da günlük alanlarım vardı, basit ve harika. Ulusal güvenlik duygusu. Hukukun sıcaklığı. İnsanların alçakgönüllülüğü ve yaşlıların dinginliği.
Bir dakika... Acaba özlediğin gerçekten Londra mı, yoksa aslında Londra’dan bile daha uzaklara düşen Beyrut’u mu özlüyorsun?
İşte gerçek gurbet burada. Artık Nizar’ın ve Mahmud Derviş’in şiirleri hiçbir şey ifade etmiyor. Onların iç çekişlerini ve fısıltılarını duyduğunda, sanki kulakta uyumsuz bir ses gibi kalıyor.
Beyrut artık eskisi gibi değil. Şehirler liman kentlerine dönüşüp eski hallerinden eser kalmayınca ne kadar da hüzünlü bir hal alıyorlar! Gazeteleri sabah okunmuyor; çünkü korku dolu. Öğle vakti de okunmuyor; çünkü endişelerle dolu. En iyisi akşam hiç okumamak; çünkü insan uyumaya çalışıyor.