İran'ın bu kritik aşamada öncelikle kendisiyle barışmaya ihtiyacı var. Burada karar alma yetkisi için birbiri ile çekişen ve dünyanın onları tek ses olarak görmesi imkânsız olan baskın grupları kastediyoruz. Ne kadar yetenekli olursa olsun bir arabulucu, müzakerecisi yetkisinin sınırlarını bilmeyen ve ortağı imzasının diğer güç sahipleri için de bağlayıcı olacağından emin olamayan bir tarafla istikrarlı bir anlaşma sağlayamaz. Bence bu çıkmaz, “İran sorununun” kökenidir.
Geçen hafta İran Dışişleri Bakanı, Washington'a aracılar aracılığıyla iletilen bir girişimle, Tahran'ın bir hafta içinde Hürmüz Boğazı'nı yeniden açmaya hazır olduğunu söyledi. Bu tür haberler memnuniyet verici ve görünüşe göre buna itiraz eden herkes krizin devamından sorumludur. Ancak kendisine, imkânsız koşullar eşlik ediyor.
Yedi günlük süre sadece artık tamamen kapalı olmayan boğazın yeniden açılması içindir. Peki ya nükleer dosya, balistik füzeler ve sınırlarının dışındaki silahlı vekil güçler? Müzakereler kısmi düzenlemeler ile başlayabilir, ancak bunu çatışmanın özüne bir çözüm olarak pazarlamak bir hatadır. Şartlar arasında Hizbullah ve Husilerle askeri ilişkinin korunması da varsa, soru daha da acil hale gelir: Amaç bölgeyi sakinleştirmek mi, yoksa onu ateşleyen araçların varlığını sürdürmesini sağlamak mı?
Cevabı bilmek komşu ülkelerin doğrudan çıkarınadır. Lübnan ve Yemen kendi çıkarları olan ülkelerdir ve İran'ın pazarlık kozuna indirgenemezler. Tahran'a bu devletlerin kurumlarının arkasından içlerindeki silahlı örgütlerin geleceğini belirleme hakkı veren herhangi bir anlaşma, sorunu sadece erteler ve daha da kötüleştirir. İranlıların güvenlik talep etme hakkı vardır, komşularının da öyle. Ancak, İran'ın güvenliğini başkalarının sürekli savunmasızlığına bağlamak, çatışmayı sürdürmenin bir reçetesidir.
İslamabad'ın arabuluculuğuyla varılan ve İran ile Amerikan başkanları tarafından imzalanan mutabakat zaptının hemen ardından Hürmüz Boğazı'nda bir gemiye saldırı düzenlendi. Silahlı bir aygıtın kendisini geçersiz kılma gücüne sahip olması durumunda bir taahhüdün ne değeri var? Bir imza toplantı odasında test edilmez. Gerçek test, talimatlar silah taşıyanlara ulaştığında ve onlardan uymaları istendiğinde başlar.
Bir diğer yaygın örnek, İran heyetinin New York'taki yetkileriyle ilgili çelişkidir. Tam yetkiden bahsedildikten sonra, müzakerelere itirazlar ve dışişleri bakanından hesap sorulması talepleri geliyor. Yetkilerin açıklanması, bunların verilmesi ve korunması için net bir çerçeveye duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmaz. İç rakiplerinden korkan bir müzakereci, diğer tarafla aradaki uçurumu kapatmaktan çok kendini korumaya daha fazla çaba harcayabilir.
Muhammed Cevad Zarif'in kitabının adı “Diplomasinin Direnci” ama giriş bölümünde belirttiği gibi, başlangıçta “Gülümseyen Dudaklar ve Kanayan Ciğer!” adını vermeyi planlamıştı, lakin hedef tahtasına oturtulma korkusuyla fikrini değiştirdi. Bu kitap, iç çatışmanın bu yönünü anlamak için faydalı; İran siyaseti treninde, giriş bölümünde belirtildiği gibi, “garantili koltuklar yoktur”. Sekiz yıl Dışişleri Bakanı görevini üstlenen yazar, İran'daki iç siyasetin ve diplomatik çalışmaların karmaşıklığıyla ilgili deneyimlerini sunuyor kitapta. Bu tanıklığın değeri, kendisinin yönetimin içinden gelmesinden kaynaklanıyor. Ancak, benim tahminimce, bazı analistlerin öne sürdüğü gibi, her İran çelişkisini zekice bir müzakere taktiği olarak yorumlamaya karşı da dikkatli olunması gerektiğini gösteriyor. Bazen rekabetten ve anlaşmaya varamamaktan kaynaklanan davranışların ardındaki zekayı abartıyoruz.
Krizin bir kısmının, iktidarın dağılım biçiminden kaynaklandığına inanıyorum. Rejimi korumak için tasarlanmış kurumların çokluğu, özellikle karizmatik bir liderin yokluğunda, net kurallardan yoksun bir engel haline geliyor. Birden fazla itiraz edebilecek kurumun varlığı ve sonuçlardan sorumlu tutulmaları konusundaki belirsizlik nedeniyle, herhangi bir karar engellenebilir. Güç tekelini veya rejime içeriden gelen tehditleri önlemek amacıyla tasarlanan yetkilerin iç içe geçmesi, rejimin kendi zayıflığına giden bir yola dönüştü. İktidar gruplarının hayatta kalmasına hizmet eden şeyin, devletin ülkenin ihtiyaç duyduğu kararları alabilmesini engellediği açıkça ortaya çıktı.
Durum, barışı isteyen diplomatik bir ekip ve onu reddeden bir askeri ekip olarak basitleştirilemez. Tek bir kurum içinde bile çıkarlar ve değerlendirmeler farklılaşabilir ve bir bireyin pozisyonu rolüne ve hesaplarına bağlı olarak değişebilir. Bu nedenle, “Tahran karar verdi” ifadesi bazen gerçeğin kendisinden daha geniş görünüyor. Kararı hangi kurum verdi? Kim kabul etti? Ve bunu uygulama gücüne kim sahip? Bunlar, herhangi bir arabulucu için pratik sorulardır, akademik bir lüks veya diyalog kapısını kapatmak için bahane değildir. Arabulucuların kapalı kapılar ardında ne söylediklerini bildiğimizi iddia etmemize gerek yok. Görevlerinde başarılı olmaları için neye ihtiyaç duyduklarını düşünmek yeterlidir; taahhütte bulunabilecek ve bunu uygulayabilecek bir taraf. Komşu ülkelere gelince, üzerinde hiçbir etkileri olmayan bir ç çatışmanın sonunu bekleyerek güvenliklerini ve kalkınmalarını tehlikeye atamazlar. Ekonomik baskı, karar vericileri anlaşmazlıklarını çözmeye itebilir veya tam tersi olabilir; ihale savaşları tırmanabilir, rakipler karşılıklı ihmalkarlık suçlamalarında bulunabilir ve maliyet İran vatandaşına yansıtılabilir. Yaptırımların garantili bir sonucu olmadığı gibi, zamanın tek başına bu dengesizliği düzelteceğinin de garantisi yok.
Krizin devam etmesinin bir uzlaşmayı daha da gerekli kıldığı, ancak otomatik olarak yakınlaştırmadığını söyleyebiliriz. Yıllarca sürecek bir çatışmayla karşı karşıyayız ve İranlı gruplar arasındaki gerekli uzlaşma yakın görünmüyor. Uzlaşma önce bir grubun diğerlerine üstün gelmesi için bir iç mücadeleden geçecektir. Ulusal bir çıkar üzerindeki uzlaşıyı, silah bunun dışına çıkarak aşmamalıdır. Bu, yöneticilerin çekişmelerinin maliyetinin artık bir iç mesele olmadığını, bölgenin çıkarlarını ve halklarının yaşamını etkilediğini kabul etmeleriyle başlar. O zaman İran halkı devletinin ne istediğini bilecek ve komşuları da kiminle müzakere edeceklerini bileceklerdir. Sonuç olarak: Her taahhüdün içeride ihlal edilmeye karşı savunmasız kalması, ne kadar girişimde bulunulursa bulunulsun, siyasi ufku daraltmaktadır. Başlangıç noktası İran'ın İran ile anlaşmasıdır.