Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Tahran'da, bir zamanlar Moskova'da yaşananların bir kısmı yaşanıyor

Uzun bir süre Sovyetler Birliği'nde ve sonrasında Rusya’da yaşamış gazeteci Selam Musafir'in, Sovyet döneminin sona ermesinin nedenlerini açıklayan “İmparatorluğun Sınırlarında: Brejnev'den Putin'e” adlı kitabını okuduktan sonra, Sovyetler Birliği ile İran İslam Cumhuriyeti arasında karşılaştırma yapmaya başladım, çünkü birçok unsurda benzerlikler açıkça görülüyor. Her ikisi de totaliter rejim olarak sınıflandırılabilir; ilki laik, ikincisi dini ve her ikisi de gücün nasıl entelektüel bir izolasyon duvarı örebileceğini, insanları sadece iki seçenekle baş başa bırakabileceğini gösteriyor; itaat veya hayatta kalma. Tarihin tekerrür ettiğine inanmıyorum, ancak rejimlerin ideolojilerinde farklılık gösterebileceğine ama zayıflıklarının nedenlerini paylaştığına inanıyorum. Dışarıda güçlü bir devletin içerideki sorunlarını çözememesine neden olan faktörler tekrar ediyor. Sovyetler Birliği'nin çöküşüne tanık olan gazetecilerden miras kalan tanıklıklar, liderliğinin söylemlerinden giderek uzaklaşan bir toplumu ortaya koyuyor. Parti sosyalizmin zaferlerini överken, ortalama vatandaş temel ihtiyaçlarını karşılamak için kuyrukta bekliyordu. Ve yetkililerin ve ailelerinin sahip olduğu ayrıcalıklar, kürsülerden duyurulanlardan farklı bir hikâye anlatıyordu. İşte çatırdama burada, söylem ile gerçeklik arasında açılan uçurumla başladı. Devlet bir insanı uzaya gönderirken, çiftçiler hâlâ ürünlerini oraklarla hasat ediyorlardı. Devlet füzeler üretirken, liderleri törensel toplantılar düzenliyordu!

İran deneyiminde Sovyetler Birliği'ne benzer bir şey görüyorum. Devrim ezilenleri ve mazlumları destekleme söylemini benimsedi, ancak daha sonra iktidarın etrafında kendisinden hesap sorulması zor kurumlar ve çıkar grupları oluştu. Kendisine adaletten bahsedilen vatandaş, bunun gelirinde, iş fırsatlarında ve çocuklarının geleceğinde yansımasını görmek ister. Sürekli sabretmesinin talep edilmesi ona yetmez, özellikle de fedakarlıkların insanlar arasında farklı ölçülerde dağıtıldığı ve karar alma merkezlerine yakın olanların bunun maliyetine daha az katlandığı durumlarda.

İkinci faktör ekonomiktir. Sovyet ekonomisi aniden çökmedi; durgunluk birikti, teşvikler zayıfladı ve reformlar gecikti. İran'da da baskı, kötü yönetim, enflasyon ve yatırım yönetimindeki başarısızlıkla iç içe geçmiş bulunuyor.

Bir de dış projelerin maliyeti var. Sovyetler Birliği, içeride ihtiyaçlar genişlerken silahlanma yarışının, ittifakların ve savaşların yükünü taşıdı. İran örneğinde, silahlı örgütler aracılığıyla genişlemenin, mevcut fonları aşan maliyetlere neden olduğuna veya iç kalkınma fırsatlarını daralttığına inanıyorum. Kendi ülkelerinde vatandaşlar elektrik kesintilerinden ve değer kaybeden bir para biriminden muzdaripken, bir Arap başkentindeki nüfuzun ne değeri var?

Her iki deneyim de ideolojinin iktidardakilere başkalarının erişemeyeceği bilgi sağladığı inancını paylaşıyor. Parti, tarihsel hareketlerin yorumlanmasını tekeline aldı ve İran liderliği meşruiyetinin bir kısmını siyasetin dini yorumuna dayandırıyor. Buradaki sorun, siyasi yorumu sorgulanamaz bir gerçek haline dönüştürmekte yatıyor. O zaman yönetici bir dogma haline geliyor!

Sovyet liderliği, sistemin değişime ihtiyacı olduğunu çok geç fark etti, ancak yavaş hareket etmesi kontrol edemediği çekişmelerin önünü açtı. Tahran'da, benzer bir kader korkusu, açılıma karşı direnişi tetikliyor gibi görünüyor. Ancak, reform yolunu kapatmak, reform ihtiyacını ortadan kaldırmaz; sadece işlevsizliğin ele alınmasını erteler ve giderek güvenlik önlemlerine bağımlı hale gelen kurumlarda daha da kötüleşmesine izin verir.

Topluma gelince, devrim sırasındaki gibi kalmıyor. Sovyetler Birliği'nde artık eski vaatlere karşılık vermeyen nesiller ortaya çıktı ve İran'da nesiller normal bir yaşam, kişisel özgürlük ve dünyayla bağlantı kurma fırsatı istiyor. Mahsa Amini’nin (2022) temsil ettiği ve haklarını talep eden ve öldürülen, bunun üzerine geniş çaplı protestolara yol açan kadınlar, ücretini talep eden işçiler, vesayete karşı çıkan öğrenciler, bunların hiçbirinin talepleri dış güçlerin araçları olarak yorumlanamaz. Bu yorum, yetkilileri rahatlatır ve anlamalarını engeller. İran muhalefetinin yazıları da bu tabloya katkıda bulunarak, zenginliğin tekelleştirilmesini, hizmetlerdeki gerilemeyi ve toplumun ihtiyaçlarından ziyade dış yükümlülüklerin önceliklendirilmesini eleştiriyor. Muhalefetin söylediklerinin hepsini mutlak gerçek olarak görmüyorum; kendisi çok yönlüdür ve kendi hesapları vardır. Ancak yaşam koşulları ve siyaset hakkındaki tekrarlanan ve açık şikayetler, özellikle ekonomik göstergelerle desteklendiğinde, incelenmeyi hak ediyor. Bunları dile getirenler hakkındaki şüpheler nedeniyle göz ardı edilmemeliler. Ayrıca merkez ve çevre sorunu da var. Sovyetler Birliği’nin federal yapısı, yerel elitlerin muhalefeti bağımsızlığa dönüştürmesine yardımcı oldu. İran’ın farklı ve etnik ve dini çeşitliliğinin kaçınılmaz olarak parçalanmaya yol açacağını varsaymaksa yanlış. Karşılaştırılabilecek husus, ayrımcılığın ve katılım eksikliğinin etkisidir. Eşit vatandaşlık devleti güçlendirirken, yerel taleplere güvenlik odaklı bir yaklaşım, Kürtler, Türkmenler, Beluçlar ve Araplar arasında görüldüğü gibi, ulusal birliği daha savunmasız hale getirir.

Son olarak, Sovyetler Birliği'nin kaderini yalnızca halkın hoşnutsuzluğu belirlemedi. Liderlik içindeki bölünmeler ve uzlaşamama da belirleyici faktörlerdi. Bu, İran'a bakarken dikkate alınması gereken bir nokta. Halk memnun olmasa bile, rejim temel kurumları sağlam kaldığı sürece varlığını sürdürebilir. Bu nedenle, İran içinde gözlemlenen güç mücadelesi, dış dünyayla bir anlaşmaya varmasını engelleyen en önemli faktör. Bana göre, dış baskı, kusurları yoktan var etmekten ziyade, ortaya çıkmalarını hızlandırır. Rejime, düşmanla mücadele adı altında hesap verebilirliği erteleme fırsatı sunabilir, ancak başarısız bir yönetimi düzeltmez veya sloganları halk için somut faydalara dönüştürmez. İkisi arasında ana faktörlerin ortak olduğuna inanıyorum; eleştirel incelemeye direnen bir ideoloji, kusurlu siyasi tercihlerden kaynaklanan  yükün altındaki bir ekonomi, ayrıcalıklarını koruyan bir elit ve yöneticilerinden daha hızlı değişen bir toplum. Fark, sonun biçimi ve zamanlamasıdır; bu, ani bir çöküşten ziyade uzun süreli dönüşümleri içerebilir. Amaç, çöküşün ne zaman gerçekleşeceğini tahmin etmek değil, aşınmanın nedenlerini anlamaktır.

Sonuç olarak: Bir doktrini terk etmek, onun çelişkisine katlanmaktan daha az acı verici olabilir.