Lahsan Haddad
Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu Parlamento Ağı'nın yönetim kurulu üyesi ve eski Fas Turizm Bakanı.
TT

Batı'da hegemonya ideolojisi

Hegemonya ideolojisi salt Batı'ya özgü bir özellik değildir. Ancak Batı'nın uzun bir süre devam eden, gittikçe kompleks hale gelen, düşünsel, bilimsel ve kültürel yaşamın tüm yönlerini kapsayan kontrolü, hegemonya kavramını Batı'nın ötekiyle ve dünyayla ilişkisiyle eşanlamlı hale getirdi.

Batı’da hegemonya ideolojisini anlamak için - bu arada, son yıllarda aşınmaya başladığını da söyleyelim- Avrupa Rönesansı ve zorla “Keşifler” olarak adlandırılan dönemden 21. yüzyılın başına kadar Batı liderliğinin yüzyıllardır süren koşullarını ve şartlarını gözden geçirmek gerekiyor.

Batı kontrolünün baskın özelliği, şiddettir. Bu ülkeler birbirlerine (uzun süren Avrupa savaşları ve dünya savaşları) ve Güney ülkelerine (sömürgeci şiddet) ve İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ABD ve müttefiklerinin emperyalist nitelikteki askeri müdahaleleriyle cisim bulan bir şiddet uygulamışlardır. Bu şiddet, Rönesans'tan itibaren oluşan ve "beyaz" adamın görevinin çoğu zaman doğayı kontrol etmek ve ona boyun eğdirmek olduğunu söyleyen bir efsanenin arka planında doğmuştur. Böylece coğrafi keşifler, doğayı yok edilmesi gereken bir “düşman” ya da ehlileştirilmesi gereken bir “canavar” olarak gören bu bakış açısını hayata geçirmek için yapılmıştır. Bunun aksine Afrika, Asya ve Okyanusya kültürleri, Amerika kıtasının yerli halklarının kültürleri, doğayı bir köken, bir ev, bir yuva, geçim ve birlikte yaşama kaynağı olarak görürler.

İnsanın doğayı kontrol etmesi gerektiği efsanesi, "doğaya karşı şiddet" olarak adlandırılabilecek durumu pekiştirdi. Bu da Avrupa Rönesansı sırasında sömürgecilik macerası aşamasını oluşturdu. Sömürgecilikle birlikte Güney ülkelerinin kaynakları sömürüldü. Halkları köleleştirildi. Yüzyıllarca süren kârlı bir köle ticareti tesis edildi. Bunlara bir de Kuzey ve Güney Amerika, Kongo, Avustralya, Hindistan, Çinhindi, Güney Afrika, Kenya, Namibya, Cezayir, Madagaskar ve diğer yerlerdeki soykırım ve cinayetler eşlik etti. Buradaki paradoks, sömürgeci şiddete, Rudyard Kipling'in dediği gibi "beyaz adam"ın kendini buna katlanmak zorunda bulduğu zor ve ağır bir görev bağlamında, Güney ülkelerini “uygarlaştırmak” zorunda olduğunu savunan üstenci bir bakış açısının eşlik etmesiydi.

Batılı versiyonunda bilim bile, Arapların, Perslerin, Çinlilerin, Hintlerin, Mayaların, Maorilerin ve Amerika, Afrika ve Asya'nın yerli halklarının bilim teorilerinde gördüğümüz gibi bir arada yaşamanın değil, Rönesans'tan beri tahakkümün bir aracı haline gelecek şekilde gelişti.

Francis Bacon'un bilimsel yaklaşımı, kökeninde gözlem ve tümevarım yöntemiyle doğaya ve insana hükmetmeye yönelik bir yaklaşımdır. Sosyal Darwinistler, "emperyalist güçlerin doğası gereği üstün olduğu ve diğer uluslar üzerindeki hegemonyalarının genel olarak insanlığın gelişmesinin yararına olduğu" gerekçesiyle emperyalizme meşruiyet kazandırdılar (Sosyal Darwinizm, emperyalizmi, ırkçılığı, muhafazakar sosyal ve ekonomik politikaları meşrulaştırmak için nasıl kullanılıyor? Encyclopedia.com).

Bazılarının "Batılı kibri" olarak adlandırdığı bu ideolojik ve tarihsel arka plan, Güney ülkelerindeki pek çok kişiye göre, Batı'nın gelişmekte olan veya büyüme yolundaki diğer ülkelerle ilişkilerini etkiliyor. Böylece göçmenlerin gelişini önlemek için Avrupa, ABD ve Avustralya'nın dört bir yanına kaleler inşa ediliyor. Aynı zamanda Avrupa ve Kuzey Amerika'daki üniversitelere, hastanelere, kamu ve özel sektörlere beyin göçü teşvik ediliyor. Avrupa, Kuzey Amerika ve Avustralya'da ırk ayrımcılığı kültürünün kök salmaya, popülist ve beyaz olmayan her şeye karşıt milliyetçi hareketlerin güçlenmeye başladığı bir dönemde Güney ülkelerinin uzmanlarından yardım alınıyor.

Öte yandan bankalar, finans kurumları ve büyük Batılı şirketler dünya çapında ekonomik karar alma süreçlerine hakim durumda. Aynı zamanda yoksul ve orta gelirli ülkelerin uluslararası finans piyasalarına erişimine yönelik adil olmayan koşullar yaratılıyor. Dolar, ticari işlemlerde referans para birimi olarak empoze ediliyor ve bilindiği gibi bu, öncelikle ABD, Avrupa ve Batılı şirketlerin çıkarlarına hizmet ediyor. Diğer ülkeleri herkesin erişemeyeceği adaletsiz ve taraflı bir ticaret ve bankacılık sisteminin içine hapsediyor.

Öte yandan Batı kendi kültürel, politik ve ekonomik sistemlerini Güney ülkelerine empoze etme hakkını kendisine tanıyor. Bu ülkelerin kültürel, tarihi ve siyasi özelliklerine bakmaksızın, kendisinde Batı’ya atfedilen değerlere, evrensel bir karakter kazandırma hakkını görüyor. Batı'da özgürlük ve demokrasi marjının genişlediği doğru ancak bu, tek başına Batı'nın değerler sisteminin evrenselleşmesi için bir mazeret olmamalı. Bu bariz bir kültürel ve etnik kabuğa çekilmeyi yansıtıyor.

İslam'da hayırseverlik, Sufilerde aşk, Hindularda “dharma” (doğru davranış) ve “karma” (önceki yaşamın etkileri), Budistlerde “hayata dönüş”, Taocularda Wu Ying (yani Tao ile bütünleşmiş uyum, yani hayattaki dengenin temel prensibi), üç boyutlu yol (iyi fikir, iyi söz ve iyi eylem) veya Zerdüşt dinindeki Asha'nın yolu, Afrika felsefelerinde kutsal - dişil, Maorilerin “mana”sı (kutsal gücü), Mayalarda insan faaliyetinin zamanı nasıl belirlediğiyle ilgili felsefe, diğer kültürlerin sunduğu temel değer ve kavramlara örnektir. Bunlar ve dünya geneline yayılmış diğer “öteki” değerler, Batı’nın benimsediği tahakküm, güç, otorite ve bilimin otoriter amaçlarla kullanılması ruhuyla çelişen değerlerdir. Bu nedenle Batı'nın bu anlamları algılaması ve bunlarla olan etkileşimi yüzeysel, etnografik ve egzotik olmaktan öteye gidemiyor.

Güney ülkeleri, 20. yüzyılın ortalarında ulusal kurtuluş hareketlerinin ortaya çıkışıyla birlikte Batı'nın birleşik şiddetini reddetti. Ancak Güney ülkelerinin birçok düşünürüne göre bağımsızlık, yerel elitlerin suç ortaklığının, Soğuk Savaş oyununa dahil olmasının, Batı'nın takip edilmesi gereken ekonomik tercihleri ​​dikte eden tuzağına düşmesinin bir sonucu olarak Batı'ya bağımlılığı daha da güçlendirdi.

Pek çok kişi, birçok halk ve ulus arasında Batı'ya bağımlılıktan kurtulmayı amaçlayan mevcut uyanıştan bahsediyor. Ancak Güney ülkelerinin yapması gereken şey yeni alanlar ve alternatif bloklar yaratmaktır. Batılı büyük şirketlerin ve bankaların ekonomi üzerindeki kontrolünden kurtulmayı sağlayacak yeni bir ekonomik model düşünmektir. Gerçeklik, doğa, kaynaklar ve evren konusunda bilimi tahakküm ve kaynak israfı için kullanmayan yeni bir yaklaşım aramaktır. Doğayla ve ötekiyle uyumlu, sürdürülebilir ve adil bir arada yaşam yaratmak için, bilim ve yerel bilginin örtüştüğü bir çerçevede, yerli ve dışlanmış toplulukların yerel kültürlerinden ve kültürel, dini ve ekonomik sistemlerinden dersler çıkaran bir bilimi benimsemektir.