Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Gazze savaşı ve Batı kamuoyu

Arap meslektaşlarımla beraber Frankfurt Uluslararası Kitap Fuarı’na katıldım. Bu, dünya çapındaki yayıncılar ve Batılı üniversiteler için en önemli ve prestijli fuarlardan biridir. Yeni sosyal bilimler, felsefe, edebiyat, din araştırmaları ve önemli siyasi yönelimler alanında dünyanın önde gelen entelektüellerini dinlemek için de bir vesiledir aynı zamanda. Çok fazla Arap standı yoktu. Sebebi, Gazze’deki olaylar ve Almanya’nın İsrail yanlısı güçlü siyasi tutumu idi. Hamas’ın operasyonunu insanlığa yönelik bir saldırı ve Yahudilere karşı bir nefret suçu olarak gören kitap fuarı başkanı da aynı tutumu paylaşıyordu.

Fuarın kültür heyeti, Barış Ödülü’nü Filistin asıllı Amerikalı yazar Adania Şibli’ye verme kararı almıştı. Ama siyasi ( ve kültürel) karar, yazarın Filistin asıllı olmasından ötürü ödülün ertelenmesine veya iptal edilmesine (?) karar verdi!

Her şeye rağmen daha önceki bağlantılarım ve İsrail ile Hamas arasındaki savaş üzerine resmî çevrelerde, medyada ve iletişim dünyasında yükselen sesi yakından dinleme arzum nedeniyle Frankfurt Fuarı’na gittim ve bunun için pişman değilim. Konferanslara katıldım ve hepsi de Gazze olayına maruz kalan tanınmış entelektüeller ve yazarlar tarafından yapılan onlarca konuşma dinledim.

İlk iki gün Arap edebiyatı ve Ortadoğu araştırmaları alanında uzman meslektaşların katılımından ötürü ortam sakin görünüyordu. Ama Alman bir meslektaşım bana bu haftanın Alman gazete ve dergilerini satın almamı tavsiye etti. Gerçekten de bu yayınlarda bir telaş gördüm. Der Spiegel’de yayımlanan uzun bir makale dikkatimi çekti. Makalenin yazarı Hamas’ın Gazze etrafındaki yerleşimlere yönelik saldırısını, 1972 Münih Olimpiyatları sırasında (Filistinli) Kara Eylül örgütünün İsrailli spor takımına saldırıp on bir oyuncuyu öldürmesine benzetiyor!

Diğer gazetelerde ise Almanya’nın Yahudilere karşı inkâr edilemez bir vazifesi olduğu ileri sürülüyordu. İsrail yerine Yahudi adının zikredilmesine şaşırmadım; Biden ile Blinken’ın söylemlerinden buna alışığız zaten. İkinci günün akşamında yazar ve filozof Zizek, savaş hakkında konuştu ve iki konuya değindi: Hamas’ın saldırısının Rusya’nın Ukrayna saldırısına benzetilmesi doğru değil ve neden Filistin’i işgal eden İsrail devletiyle çatışmaya değil de Yahudilere, Yahudiliğe ve Yahudi karşıtlığına (antisemitizm) odaklanılıyor?!

Tabi bu sempati uyandırmak ve Holokost’u hatırlatmak için yapılıyor ama aynı zamanda Filistinlilerin haklarını sindirmek için de yapılıyor.

Zizek, Hamas ideolojisine de Hamas’ın sivillere yönelik saldırısına da karşı. Bununla birlikte bir kez daha tekrarladı: Suç suçtur, lakin İsrail devletinin on yıllardır devam eden suçları ile Hamas milislerinin intihar saldırıları arasında karşılaştırma yapılamaz! Çoğunluğunu genç Almanların oluşturduğu katılımcılar önce sessizdi ama yazar bu ifadeleri dile getirince neredeyse herkes bağırıp itiraz ederek ayağa kalktı ve dolu olan salonu terk etti.

Ertesi günlerde bağlamı olmayan birçok tartışmaya şahit oldum ve katıldım. Arap romanların Avrupa dillerine tercümelerine dair bir sempozyum esnasında mütercim, Gassan Kanafani’nin direnişin başlangıcına dair kaleme aldığı ve bizzat mütercimin kırk yıl önce tercüme ettiği eski romanlarından bahsetti ve 1970’li yıllarda bu literatür ile uçak kaçırma eylemlerinin birbirine karıştırılması yüzünden o dönemde Filistin mücadelesinin terörizme benzetildiğini söyledi. Ama bugün bu yük, söylendiği gibi iki yük haline geldi: Batı’nın geçmişte Yahudilerle yaşadığı tecrübeden dolayı ne yaparsa yapsın İsrail’e saldırıya izin verilmiyor. Ayrıca Yahudileri Filistin’e iten Avrupalılarla Amerikalılardı ve Yahudileri koruma sorumluluğu da sonsuza kadar onların omuzlarında. Bu birinci yük, ikincisi ise şu: Saldırganlar, El Kaide’yi ve DEAŞ’ı anımsatan İslamcılardır. Katılımcıların çoğunluğu Alman olduğu için yanıt, sempozyuma katılan bir Fransız’la sınırlı kaldı. Yirmi yıldır Arap Filistin romanlarının tercüme edilmesine destek veren bu kadın bir Yahudi’ydi ve İsrail’de ve dünyanın diğer yerlerinde Yahudi toplumun ve özellikle de kadınların, Gazze etrafındaki yerleşimlerdeki kadınların maruz kaldığı şeylerden ötürü hissettiği dehşeti hissediyordu.

Yanımda oturan bir Arap romancı bana şöyle dedi: Siz bu hanıma verilecek doğru cevabın, Filistinlilerin de kadınları ve çocukları olduğu ve yetmiş beş yıldır olduğu gibi şimdi de Gazze’ye yönelik hava saldırılarıyla öldürüldükleri olduğunu düşünüyorsunuz. Ama bu uygun veya ikna edici bir cevap değil. Çünkü bu ölüler onlardan farklı ve ne olursa olsun öyle kalacaklar!

Bolca dinlemeden ve tartışmadan sonra diyebilirim ki Avrupalı ve Amerikalı entelektüeller anlama, ayırt etme ve eleştirme becerisine sahip. Ancak kamuoyunun çoğunluğu, İsraillilerle dayanışma duygularını İslam’a karşı nefret duygularıyla karıştırıyor. Konuşmacılardan biri, İslam’ın barıştan yana olduğunu, Kur’an-ı Kerim’in “Ey iman edenler! Hep birden barışa girin” (Bakara 2/208) ayetini okuyup güzel bir İngilizceyle tercüme ederek delillendiriyordu ki Alman bir genç şöyle bağırdı: Hamas mensupları Kur’an-ı Kerim’i ve onun barıştan yana oluşunu bilmiyorlar mı da ona uyup insanları öldürmekten vazgeçmiyorlar?!  Onların öncesinde de El Kaide, DEAŞ ve İslami Cihad… Bu yanılgıları dillendirmeyi bırakın. Hepsi de İslam ve Kur’an adına öldürdü ve öldürüyor!

Tabiri caizse üçüncü bir yük daha var. Bunu bana yakın zamanda Arapçaya tercüme edilen Batı’nın Ötesinde adlı kitabın sahibi Stefan Weidner söylemişti: 1917 Balfour Deklarasyonu’ndan bu yana yüz yıldır Amerikalılar ve Avrupalılar, çeşitli yollarla İsrail’in üstünlüğünü destekliyor ve İsrailliler tüm savaşları kazandığında onlar da rahatlıyor. Ancak son saldırıda hem asker hem sivil İsraillilerde görülen kırılganlık herkesi şok etti. Biz Hamas’tan, Hizbullah’tan ve diğer savaşçılardan yana duyulan bu büyük korkunun yersiz olduğunu iddia ediyoruz. Ama İsrail kamuoyu gerçekten de yok olmaktan korkuyor. Avrupalılar ve Amerikalılar da benzer bir korkuyu İslam’a karşı hissediyor. Evet, sorun çetrefilli. Avrupa ve Amerika’da korku ve endişe duygularını makul seviyeye getirme yeterliğine sahip liderler yok!

Avrupalı ve Amerikalı entelektüeller neden özellikle bu konuda büyük liderlere ihtiyaç duyuyor? Çünkü Federal Parlamento’da Yeşiller Partisi’nden bir Alman milletvekilinin bize söylediğine göre Rusya’yla, İsrail ve Filistinlilerle ve Çin’le ilişkilerin doğurduğu sorunların karmaşıklığına Alman filozof Kant’ın tarzında kalıcı barıştan başka çare olmadığı kanaatindeler. Bu, Joseph Nye’in 1990’larda bahsettiği ve bununla ABD’yi kastettiği yumuşak gücün barışıdır. İstenen şey, kamuoyunun güvenine mazhar olan ve İsraillileri barışın kendileri ve komşuları için faydalı olduğuna ikna edebilecek liderlerin çıkmasıdır.

Adının açıklanmasını istemeyen Alman milletvekili de bizzat bu konuda bakışını, dünyanın ihtiyaç duyduğu Araplara yeniden çeviriyor. Filistinlilerinse Araplara her zamankinden fazla ihtiyacı var. Macron’un İsrail’e gittiği bugünlerde Almanya Dışişleri Bakanı, Suudi Arabistan Krallığı’na gidiyor. Avrupa’da güçlü bir zayıflığın ve girişimde bulunma yetersizliğinin olduğuna dair güçlü bir duygu var. Avrupa Birliği Dışişleri Temsilcisi Borrell’in de ‘ahlaki otoriteden’ bahsederken kastettiği şey buydu. Hiçbirimiz taraflı davranıp ahmaklık edemeyiz ve Yahudilerin insanlığını gözetmeden Arapların ve Müslümanların insanlığını gözetemeyiz. Yakılmış topraklar siyaseti izlediğinizde veya çifte standart uyguladığınızda inandırıcılığınızı kaybedersiniz. İşin tuhaf yanı, Arap entelektüellerin 1940’ların sonunda Birleşmiş Milletler’i ve onun kurumlarını bu konuda Filistinlilere adil yaklaşmadıkları için suçlamış olmalarıydı!

Batı kamuoyu; iletişim araçları, siyasi partiler, Soğuk Savaş ve sonrasının ahlak anlayışı, Arap-İslam Doğusu’ndan gelen yaygın şiddetten duyulan korkular ve aynı Doğu’dan gelen göç ile şekilleniyor. Yahudilere karşı şiddeti kabul etmeyen bu Batı, Papa Francis’in ve Borrell’in savunduğu ahlak adına, dünyayı zalimin ve mazlumun şiddetinden kurtaracak şeyin herkes için barış olduğuna ikna edilmelidir.