Abdullah Utaybi
Suudi Arabistanlı yazar. İslami akımlar araştırmacısı
TT

Siyasette her şey zıddı ile netleşir

Siyasi tartışma, etki gücü ve hızı, siyasetin hayatın geniş alanlarını kapsaması nedeniyle pek çok tartışmanın önüne geçer. Örneğin felsefe, düşünce açısından siyasetten daha yüksektir, ancak siyasetin araçlarından biridir. Siyaset ile diğer alanlar arasındaki ilişkiler pek çok beşeri bilimin konusunu oluşturur. Bu fikrin büyüklüğünü ve genişliğini anlamak için, ahlak ve savaşlar arasındaki ilişkiye dair tarihten günümüze devam eden uzun tartışmayı hatırlatmak yeterli.

DEAŞ örgütünü bir yandan İran, diğer yandan Türkiye üzerinden ABD yarattı ve meşhur Musul olayında kendisine gelişmiş Amerikan silahları teslim edildi. Kaçırdığı rehineler için kendisine ödenen "fidye" yoluyla büyük meblağlarda para sağlandı ve böylece yüz milyonlarca finansal desteğe, hesap sorulmadan dünyanın gözü ve kulağı önünde gerekçe bulundu. Aynı DEAŞ örgütü, Kasım Süleymani'nin öldürülmesinin yıldönümünde, büyük bir terör eylemi olan ve yaklaşık 100 kişinin ölümüne yol açan İran'ın Kirman şehrinde düzenlenen iki intihar saldırısının sorumluluğunu üstlendi.

Siyasette olduğu gibi tarihte, düşünce ve toplumlarda da zıtlıklar vardır ve zıtlıklar birbirini doğurur. Bilimdeki zıtlıklar edebiyattaki zıtlıklardan farklıdır ve bu nedenle doğru algıları oluşturmak, çok fazla bilgi, mantık, çaba ve analiz gerektirir ki zıtlıkları bilelim, karşıtları gözlemleyelim, onları birbirine bağlayan ilişkileri okuyalım ve tüm bunları gerçeklere ve olaylara uygulayalım.

Mantık, Yunan uygarlığı ile başlayan kadim insani ilimlerden biri olup, aklı hatalardan koruyan ilim olarak tanımlanır. Bu nedenle ona "denge" veya "ilimlerin ölçüsü" denilir. Farabi ise onu "ilimlerin başı" olarak adlandırır. Bu ilimde “zıt” ve “karşıt” kelimelerinin anlamları ve aralarındaki farkın açıklaması bulunur. İki zıt, varlık ve yokluk, oturmak ve oturmamak gibi bir araya gelmez ve yükselmezler. Karşıtlar ise beyaz ve siyah gibidirler yani buluşmazlar ama yükselebilirler.

Şairin “zıtlar birbirlerinin güzelliklerini ortaya çıkarır” ile Mütenebbi’nin “her şey zıddı ile netleşir” sözlerinin bu zıtlıklar fikrini açıkladığını belirterek sözü uzatmayalım. Siyasette ya ele alınan ya da yaratılan bu tür pek çok zıtlık vardır. Mezheplerin zıtlarını yaratması gibi, devletler de kendi düşmanlarını yaratabilirler. İngiliz yazar Mary Shelley'nin, katilini yaratan birinin simgesi haline gelen "Frankenstein" adlı romanı bu düşünceyi örneklendiriyor.

Bu bağlamda İslami terörizm, anlatmaya değer bir hikayedir zira mesela Hasan el-Benna ve Müslüman Kardeşler örgütü esasen İngiliz yapımıdır.

İngiltere buna benzer bir şeyi daha önce Hindistan'da da denemişti. Fransa Humeyni ile bu yapıma katıldı. Üzerinde güneş batmayan diye adlandırılan Britanya İmparatorluğu'nun çöküşü ve Amerikan imparatorluğunun yükselişi ile birlikte ABD de, çoğu siyasal İslam hareketi ve dini şiddet örgütü ile buna katkıda bulundu.

Kısacası, 1950’lerde Eisenhower'ın başkanlığının başlangıcıyla birlikte, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ardından Sovyetler Birliği ile yaklaşmakta olan "Soğuk Savaş"a yön verecek önemli doktrinler yayınlandı. 20. yüzyılın ikinci yarısı ile yeni yüzyılın başlarına damgasını vuran büyük fikir savaşının içerisinde yer alan “ateizme karşı inanç ve iman” doktrini de bunlardan biriydi. Yetmişli yılların sonunda Afganistan'dan Sovyetler Birliği'ne karşı "ateizme karşı cihat" başlatıldı ve ABD Başkanı Carter'ın danışmanı Brzezinski, Sovyetlere "Vietnam iyiliğini" iade etme zamanının geldiğini söyledi.

Bu bağlamda Afganistan ile Pakistan arasında “Afgan Araplar” grubu oluşturuldu ve eski saflar yeniden düzenlendi. Yeni örgütler ve yeni liderlikler kuruldu. Afganistan'daki savaşın sona ermesinden ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bu örgütler iki ana yönde hareket ettiler; birincisi, dengelerin bozulduğu Tacikistan, Dağıstan, Çeçenistan ve Bosna-Hersek'te Rusya'ya karşı savaşmaya devam etmek. İkincisi, Müslüman Kardeşler'in saygın üyesi ve Afgan Araplarının lideri Abdullah Azzam'ın teorileştirdiği görüşün içerdiği “yakın düşmanla cihat, uzak düşmanla cihattan iyidir” ilkesi gereğince Arap ülkelerine yönelmek. Nitekim cihatçı Selefiliğin ideologu Ebu Musab el-Suri Abdullah Azzam’ın şu sözünü aktarır: “Her Arap ülkesinden 40 mücahidin gelmesini istiyorum ki bunlardan 20'si öldürüldüğünde, 20'si de geri dönüp kendi ülkelerinde cihadı yaysınlar.”

Doksanlı yıllarda, “uzak düşman” (yani ABD ve Batı) ile değil “yakın düşman” (yani Arap rejimleri ve halkları) ile savaşa öncelik veren bu ilke çerçevesinde, Afgan Araplar hızla yayıldılar. Mısır’da “Cemaati İslami” ve “Cemaatu’l Cihad” gelişti. Cezayir’de Abbasi Medeni ve Ali Belhaj'ın devrilmesinin ardından terör grupları ortaya çıktı. Bölgedeki çeşitli ülkelerde de benzer gruplar ortaya çıktı ve Suudi Arabistan, 1995’teki Riyad saldırısına yol açan bir İslami uyanış patlamasına tanık oldu.

Doksanlı yılların sonu ve yeni milenyumun başlarında yarım asırdır var olan denge bozuldu ve “cihadın küreselleşmesi” olgusu başladı. El-Kaide doğrudan Batılı ülkeleri hedef almaya başladı, silahının sponsorluğunu Batı’dan İran’a aktardı ve yeniden Batılı ülkelerdeki sponsorlarını hedef almaya başladı.

Burada değerli bir soru öne çıkıyor: İslamcı terörizm Batı üretimi mi? Cevap hem hayır hem de evet. Hayır, çünkü bu terörizm özünde bir “inanç ve iman”dır, yani yüzyıllar boyunca biriken entelektüel ve kültürel bir ikilemdir. Evet çünkü Batı kendisine bir ortam, koşullar ve sınırsız destek sunarak doğuşuna katkıda bulundu. 2011 yılında Arap Baharı olarak bilinen dönemde, bazı Arap cumhuriyetlerinde siyasal İslam gruplarının iktidara gelmesine verilen Amerikan desteğiyle bu katkı açıkça ifade buldu.

Tarihte çok geriye gidip günümüzden fazla uzaklaşmamak için, biraz genel bir şekilde de olsa, bir takım güncel örnekleri ele alalım; Müslüman Kardeşler İngiltere tarafından destekleniyordu. Fransa, Almanya gibi birçok Avrupa ülkesi ona yatırım yaptı ve bugün en büyük destekçisi ABD'dir. “Afgan Arapları” Amerikan yapımı büyük bir olgudur.

İran'daki “İslam Devrimi” büyük ölçüde Fransız eseridir. 2007 yılında Gazze Şeridi'nde "bazı grupların" Filistin Otoritesi'ne karşı gerçekleştirdiği darbeye izin verenler bizzat İsrail ve Netanyahu'ydu. Netanyahu, bu grupların kendilerine gönderilen finansmanı İsrail bankaları aracılığıyla çekmesine olanak tanıdı. Filistin bölünmesini derinleştirmek için Filistin Otoritesi’nden uzakta onlarla güvenlik anlaşmaları imzalayan oydu ve onlar da sonunda onun aleyhine döndüler.

Son olarak, böyle bir okuma ve açıklama, okuyucuya sıcak sahneleri sakin bir şekilde analiz etme gücü verir. Ama bu okumaya ülke, grup ve sembol adlarıyla birlikte modern ve çağdaş tarihte derinleşme, onu inceleme ve hatırlatma, temel ilkelerden ve bilinen sözlerden örnekler verme, bunları farklı aşamalardaki uluslararası ve bölgesel politikalarla ilişkilendirme de eşlik etmeli. Bu, görünüşte zıt veya karşıt görünen politikaları, anlamaya ve düşünmeye yardımcı olan anlamlar kazandıran bağlamlarla ilişkilendirme yeteneği kazandırır.