Nedim Kuteyş
Lübnanlı gazeteci
TT

Edward Said ile Netanyahu arasındaki tutukluluğumuz hakkında

Filistin halkının haklı talepleriyle dayanışmak, şiddet ve terör eylemlerini meşrulaştırmak ve Hamas ile Hizbullah gibi milisleri desteklemek arasındaki çizgi nerede çiziliyor? Binyamin Netanyahu hükümetinin vahşetine yönelik ahlaki ve siyasi kınamalar hangi noktada etnik bir grup olarak Yahudilere yönelik nefret söylemine dönüşüyor?

İsrail'in Filistinlilerden daha iyi muamele gördüğü siyasi camiada yaygın olanın aksine, Yahudi ve İsrail karşıtı açıklamaların Amerikan akademik çevrelerinde ifade özgürlüğü sloganı altında sıklıkla hoş görülmesini nasıl açıklayabiliriz? Siyonist sömürgeci yaklaşımın çığırtkanları tarafından yapılması sebebiyle 7 Ekim saldırılarının kınanması gibi diğer bakış açılarının hızla bastırılması hangi bağlama giriyor? Çatışmanın kendisi nasıl siyasi ve akademik tepkiler arasında bu kadar çelişkiye sahip olabilir?

Bu etik, politik sorular ve ikilemler, Gazze savaşının neden olduğu keskin bölünme bağlamında, bugün prestijli Amerikan üniversitelerinin koridorlarında olup bitenlerin merkezinde yatıyor. Her iki taraftaki aşırılıkçı tepkiler, meşruluk ile çılgınlık arasındaki çizgiyi bulanıklaştırdı. Üniversitelerin ve bilimsel yapıların siyasi ve kimlik mücadelesi alanlarına dönüştürülmesi uğruna birçok akademik dayanağı devirdi. Dünyanın en prestijli liberal forumlarında Hizbullah ve Hamas'ın bayraklarının dalgalanması, Batı akademik dünyasının Alman Baader-Meinhof, İrlanda Kurtuluş Ordusu veya ABD'deki Kara Panter Partisi gibi aşırı hareketler ile tanık olduğu ilginç dayanışma anlarıyla karşılaştırıldığında bile, kültürel gerçeküstücülüğün benzeri görülmemiş düzeylerinin görsel bir somut örneği olabilir.

1960'larda Amerikan toplumunu ve özellikle kurumlarını kasıp kavuran çalkantılı başlangıçlar, bugün yaşananların yolunu açtı. Sivil haklar hareketi, karşıt kültür ifadelerinin patlak vermesi, Vietnam Savaşı'na karşı protestolar ve bireysel özgürlüklerin genişletilmesindeki büyük ilerleme, Amerikan ulusal ve küresel bilincinin radikal bir şekilde yeniden yapılanmasına yol açtı. Amerikan akademik çevreleri de bu yaygın trendden uzak kalamadığı için ABD ve dünya düzeyinde yaşanan toplumsal dönüşümlerin büyüklüğünü yansıtan bir ayna haline geldiler.

Akademik özgürlük kavramlarının yeniden tanımlanması işte bu rahimden doğdu. Eğitimin kimlik siyaseti ve çelişkileri etrafında mücadeleci bir nitelik taşıyan yeni toplumsal işlevleri oluştu ve bu da ifade özgürlüğü kurallarıyla ilişkimizde büyük değişikliklere yol açtı. O zamandan bu yana ırk, cinsiyet, vatanseverlik, kurumlar, tarih ve siyasete ilişkin tartışmalarda neye izin verilebileceği ve neye izin verilemeyeceği konusunda özgürlüğün sınırları daraldı.

Bu dönüşümler, Doğu ile Batı arasındaki ilişkinin siyasi tarihine eleştirel bir yaklaşım olarak Profesör Edward Said'in öncülüğünde “post-kolonyal” çalışmaların kurulmasıyla yoğunlaştı. Bu yaklaşım ve İsrail-Filistin çatışmasına Said'in literatüründe keskin bir şekilde sunulan sömürgecilik sonrası teorilerin merceğinden bakmak, Filistin meselesine ilişkin tartışmalara hızla hâkim oldu. Hiç şüphe yok ki Said’in eserleri sömürgecilik, siyasi temsil, milliyetçilik ve kimlik tartışmalarını zenginleştirdi ve ötekileştirilmiş sesleri ön plana çıkardı. Bilimsel araştırmayı ve bilgi üretimini her zaman kontrol eden otoriter yapılara karşı araçlarıyla zengin bir eleştiri sağladı. Bununla birlikte, Said'in İsrail-Filistin çatışmasına ilişkin mirası, ilgili tarihsel ve jeopolitik nüanslara çok az vurgu yapılarak, kompleks çatışmayı, ezen ve ezilen, Batı ve Doğu, sömürgecilik ve sömürgecilik karşıtlığı etrafında yoğunlaşan karşıt ikililere indirgeyen bir çerçeve sundu. Edward Said'in edebiyatı ve yazılarının önünü açtığı disiplinler, hızla, teşvik etmeyi amaçladığı düşünce çeşitliliğini baltalayabilecek bir tür entelektüel sansür oluşturmak için kullanıldı.

Said eski ortodoksluğu ortadan kaldırmaya çalışırken, mevcut akademik liberalizmler yeni ortodoksluklar kurdular. Bu durum üniversitelerde bir çeşit engizisyona ve şu anda Columbia Üniversitesi'nde olduğu gibi akademik yapı üzerinde sert bir yok sayma kültürünün hakimiyetine yol açtı. Nitekim Filistin-İsrail çatışmasını anlamak için önerilen kültürel liberal ideolojik çerçeveye meydan okumaya cesaret eden herkesin ödeyeceği ağır bedeller var. Aynı şekilde soykırım fikrinin kabul edilmesi veya reddedilmesi ya da Hamas'ın eylemlerinin direniş veya terörizm olarak sınıflandırılmasının onaylanması veya reddedilmesi ile ilgili olsun, her iki tarafta da savaşla ilgili eylemlerin sınıflandırılmasına meydan okuma cesareti gösterenler de ağır bedeller ödeyebiliyorlar.

Öte yandan İsrail sağının, özellikle de Binyamin Netanyahu hükümetlerinin, yalnızca bir dizi katı güvenlik önlemlerine ve saldırgan çözüm tutumuna dayanan politikaları, Said'in teorilerinin eleştirdiği siyasi eylemlerin yalnızca pratik bir somutlaşmasını sundu. Bu durum yalnızca mevcut jeopolitik gerilimleri artırmakla kalmadı, aynı zamanda akademinin kalbine de ulaşarak şu anda tanık olunan kutuplaşma ve patlamanın düzeyini yükseltti.

Netanyahu'nun Filistin meselesine yönelik güvenlik yaklaşımı, Filistinlilerin maruz kaldığı siyasi ötekileştirmeye, ekonomik eşitsizliğe ve sosyal adaletsizliğe karşı herhangi bir hassasiyetten yoksun. Ona göre Filistinlilerin her eylemi, İsrail katılığını daha da meşrulaştıran potansiyel bir tehdit. Dolayısıyla Netanyahu, diyalog ve barış kapılarını kapatarak hem kendisi hem de muhalifleri için katılık ve müsamahasızlık üretme konusunda ustalaştı. İsrail'i diplomatik olarak izole etme ve Ortadoğu'daki gerilimi artırma pahasına bile olsa, çözüm yolları üzerinde çalışan uluslararası ülkeleri kasıtlı olarak ürkütüp kaçırttı. Bu anlamda 7 Ekim, çatışmanın daha geniş boyutlarını keşfetmeyi reddetmesinin mantıksal sonucu; çünkü güvenliğe aşırı odaklanması, elde etmeye çalıştığı istikrar ve güvenliği ortadan kaldırdı.

Böylece son derece tehlikeli iki indirgemecilikle karşı karşıya kaldık. Düşünce ve mücadelede Edward Said'in önderlik ettiği kültürel indirgemecilik ile Binyamin Netanyahu'nun önderlik ettiği siyasi ve güvenlik indirgemeciliği. Bugün karşı karşıya olduğumuz şey bu iki indirgemenin dikey çarpışmasıdır. Her iki tarafın destekçileri arasında hem İsraillilerin hem de Filistinlilerin yaşadığı karmaşık sosyal, politik gerçekleri ve tarihsel travmaları kabul etmeyen damıtılmış tartışmalara yönelik keskin bir eğilim de bu çarpışmayı destekliyor.