Hüda Huseyni
Lübnanlı gazeteci-yazar ve siyasi analist
TT

Dünyanın yaşadığı yalandan kurtulmasının zamanı geldi!

Kanada Başbakanı Mark Carney'nin Davos'taki konuşması, yıllardır uzlaşmacı bir dil ve temkinli denge oyunu ile bilinen forumda yapılan tipik bir konuşma değildi; aksine, forumun kendi geleneklerinden kopan, sert bir siyasi bildiriye benziyordu. Küreselleşmeye ve “kurallara dayalı düzene” duyulan güven ifadeleriyle uzun zamandır dolu olan bir salonda, Carney, dünyanın artık bir geçiş aşaması yaşamadığını, aksine etik ve pratik olarak artık işlev görmeyen uluslararası düzenle tam bir kopuş yaşadığını açıkça belirtmeyi seçti.

Konuşmanın temel mesajı, geçici bir krizi tanımlamaya değil, yapısal bir çöküşü teşhis etmeye dayanıyordu. Ekonomik entegrasyonun çatışmaları azaltacağını ve uluslararası kurallara otomatik olarak saygı duyulacağını varsayan düzen, güçlülerin çıkarlarına hizmet ettiğinde kullanılan ve onları engellediğinde göz ardı edilen seçici bir araç haline geldi.

Burada Carney, sadece işlevsizliği tanımlamakla kalmadı; bu düzene duyulan özlemin artık politika olmadığını ve bu şekilde ona bağlı kalmanın istikrarı savunmak değil, gerçeği kasıtlı bir şekilde inkâr etmek olduğunu ilan etti.

 Ancak konuşmanın çarpıcı yanı, eleştirinin yalnızca büyük güçlere yöneltilmemiş olmasıydı; aynı zamanda düzen hâlâ işliyormuş gibi davranmaya devam eden orta gelirli ülkeleri de hedef alıyordu. Carney'e göre bu ülkeler, inanıyormuş gibi yaparak ve uygulamada seçici hale gelmiş ve güvenilirliğini yitirmiş olsa bile “kurallara dayalı düzen” söylemini tekrarlayarak yanılsamayı sürdürmeye katkıda bulundular.

Bu bağlamda, “yalan içinde yaşamak” fikrini hatırlattı ve düzenin yalnızca güç yoluyla değil, başkalarının da katılımıyla kolektif bir inkâr ritüeliyle varlığını sürdürdüğüne işaret etti. “Bayrakları indirme zamanı geldi” dediğinde, edebi bir metafor kullanmıyordu; artık kimseyi korumayan sloganları tekrarlamayı bırakmak için doğrudan bir siyasi çağrı yapıyordu. Buradaki mesaj net ve keskin: Eskimiş dili kullanmaya devam etmek, adaletsiz bir düzeni sürdürmeye katkıda bulunuyor ve egemen güçlere uygulamaları için sahte bir ahlaki kılıf sunuyor. Ona göre, dürüstlük artık entelektüel bir lüks değil; daha fazla gizli kaosa doğru giden dünyada gerçekçi herhangi bir politika için ön koşul haline geldi.

Carney konuşmasında, orta güçlerin büyük güçler arasında arabulucu veya dengeleyici rolünü oynamaya mahkum oldukları şeklinde uluslararası söylemde uzun süredir geçerli olan bir düşünceye kasıtlı olarak meydan okuyor. Aksine, bu devletlerin -eğer kolektif olarak ve stratejik farkındalıkla hareket ederlerse- yeni uluslararası düzenin şeklini etkileyebilecekleri, sadece ona uyum sağlamakla kalmayacakları bir vizyon sunuyor. Onun mantığına göre sorun, büyüklük değil, karar alma maliyetini üstlenmeye ve eski düzenin sağladığı konfor alanının dışına çıkmaya hazır olmaktır.

Carney daha da ileri giderek, mevcut dönemin en tehlikeli yönünün sadece askeri veya ekonomik gücün kullanımı değil, aynı zamanda ahlaki caydırıcılık fikrinin de aşınması olduğunu ima ediyor. Kurallar düşmanlara uygulanıp müttefikler söz konusu olduğunda göz ardı edildiği zaman, uluslararası hukuk referans noktasından bir araca dönüşür ve değerler ikna edici güçlerini kaybederler. Bu noktada, uluslararası davranışları değerlendirmede tek bir ölçü çağrısı, Batı söyleminde uzun zamandır yapısal zayıflık oluşturan çifte standarda doğrudan bir meydan okuma olarak görünüyor.

Bu teşhise dayanarak, Carney, idealizm ve pragmatizm arasındaki sahte ikiliği yıkmaya çalışarak, “değerlere dayalı gerçekçilik” olarak adlandırdığı bir şey sundu. O, prensiplerden vazgeçmeyi savunmuyor, ancak onları gücün alternatif olarak ele almayı reddediyor.

Değerler -açıkça belirttiği gibi- gerçek bir direnç kapasitesiyle desteklenmedikçe kendilerini koruyamaz, şantajı önleyemez veya jeopolitik baskılara karşı koyamaz.

Burada, konuşma, “değerlerin gücü”nden “gücün değeri”ne geçiş yaparak siyasi zirvesine ulaşıyor. Bu dönüşüm, birçok kişinin ahlaki söylemin koruyucu bir kalkan oluşturduğunu varsayarak bununla yetindiği bir dönemin sonunu işaret ediyor. Söz konusu güç sadece askeri değil; ekonomik, endüstriyel ve teknolojiktir; yani bir devletin tedarik zincirlerini koruma, ortaklıklarını çeşitlendirme ve baskıya karşı savunmasızlığını azaltma yeteneğidir.

Bilhassa bu dönüşümle ilgili olarak Carney, hâlâ zamana veya belirsizliğe bel bağlayan başkentlere dolaylı bir mesaj gönderiyor. Zira riskleri yönetmekle yetinme dönemi sona ermiş, yerini zorlu seçimler dönemi almıştır. Bugün güç unsurlarına yatırım yapmayanlar, yarın başkaları tarafından dikte edilen şartlarda çok daha maliyetli tavizler vermek zorunda kalacaklardır.

Bu bağlamda Carney, yatıştırmanın, suyuna gitmenin güvenliği sağladığı yanılsamasına karşı uyarıyor. Ona göre, daha güçlü bir güce boyun eğmek istikrarı sağlamaz; aksine, açık ve rekabetçi bir dünyada şantaja karşı daha savunmasız hale getirir. Alternatif, bireysel olarak değil, orta ölçekli devletler arasında iş birliği ve her birinin baskılarla ayrı ayrı yüzleşmesi yerine koruma maliyetini paylaşması yoluyla stratejik bağımsızlık inşa etmektir.

Carney ayrıca dış politikayı iç meşruiyetle ilişkilendirerek, dışarıda güvenilirliğin kaybedilmesinin kaçınılmaz olarak içeride de yankıları olacağını ifade ediyor. Zira toplumlar artık gerçeklikten uzak ahlaki söylemleri, değerler adına yürütülen ama dar çıkarların mantığına göre uygulanan politikaları kabul etmiyorlar. Bu nedenle, devlet ile vatandaşları arasında güveni yeniden tesis etmenin ön koşulu olarak siyasi dürüstlüğün önemi büyüktür. Uluslararası düzeyde Carney, çok taraflı kurumların öldüğünü ilan etmedi, fakat gittikçe etkisiz hale geldiğini kabul etti ve pratikte sloganlar yerine konular üzerine kurulu esnek ittifaklar çağrısında bulundu. Bu yaklaşım, küresel uzlaşmanın neredeyse imkansız hale geldiğine ve siyasi eylemin giderek daha etkili koordinasyon ağlarına kaydığına dair farkındalığı yansıtıyor.

Sonuç olarak, Carney'nin Davos konuşması ekonomik bir konuşma değildi; uzun süredir var olan bir siyasi tabuyu yıkma girişimiydi. Bu, rol yapmayı bırakmaya, gerçeği olduğu gibi adlandırmaya ve değerleri savunmanın onları koruma gücüne sahip olmakla başladığını kabul etmeye yönelik bir çağrıydı.

Yanılsamalarından hızla vazgeçen bir dünyada, bu açıklık ve dürüstlük -ne kadar sert olursa olsun- bir yalan içinde yaşamaya devam etmekten çok daha az maliyetli görünüyor.