Hüda Huseyni
Lübnanlı gazeteci-yazar ve siyasi analist
TT

ABD ve İran arasındaki Türk arabuluculuğunun ardında ne yatıyor?

Tırmanan ABD-İran gerilimi, yalnızca doğrudan askeri çatışma potansiyeli nedeniyle değil, aynı zamanda İran'ı çevreleyen bölgesel yapının derin kırılganlığını ortaya koyduğu için de Ortadoğu'daki en tehlikeli dönüm noktalarından birini temsil ediyor. Komşu ülkelerin bakış açısından, kriz artık kontrol altına alınabilecek veya izole edilebilecek ikili bir çatışma değil, iç istikrarı, ulusal birliği ve tüm bölgenin etnik ve coğrafi dengelerini etkileyen açık bir tehdit haline geldi. Bu bağlamda Türkiye'nin rolü, Washington ve Tahran arasındaki arabuluculuk önerilerinde en proaktif rol olarak öne çıkıyor ve arkasında geleneksel diplomatik hesapların ötesine geçen ulusal güvenlik kaygıları yatıyor.

Türk yaklaşımı, İran'ın zayıflaması veya çöküşü kolayca kontrol altına alınabilecek sıradan bir devlet olmadığına dair gerçekçi bir anlayıştan yola çıkıyor. İran coğrafyası, büyüklüğü, genişliği ve çok çeşitli nüfusuyla, iktidar merkezindeki herhangi bir istikrarsızlığın yaygın bir kaosa dönüşme olasılığını artırıyor. Ankara, askeri bir çatışmanın veya İran devletine karşı uzun süreli bir yıpratma savaşının kontrollü bir siyasi geçişi sağlamayacağını, aksine gidişatı ve sınırları zor kontrol edilecek bir parçalanma dinamiği başlatacağını kavrıyor.

Bu endişede etnik faktör çok önemli bir yer tutuyor. İran, komşu ülkelerle bağlantılı sınır bölgelerine yayılmış, başta Kürt azınlık olmak üzere büyük etnik azınlıklara ev sahipliği yapıyor. Kürtler, sadece sayıları nedeniyle değil, aynı zamanda İran, Irak, Suriye ve Türkiye'yi kapsayan coğrafi yayılımları nedeniyle de Türkiye’nin hesaplarında özel bir durum oluşturuyor. Bu yayılım, bu ülkelerden birindeki güç dengesindeki herhangi bir değişimin, siyasi söylem veya güvenlik gerçekleri açısından diğerlerine hızla sıçrayabileceği anlamına geliyor.

Türk bakış açısına göre, Kürt sorunu, İran'daki olası herhangi bir parçalanmanın en tehlikeli sonucudur. Tahran'daki zayıflamış bir merkezi otorite, Kürtlerin özerklik veya gelişmiş özyönetim biçimleri taleplerine kapı açabilir, bu da komşu ülkelerdeki Kürtler için siyasi ve sembolik bir ilham kaynağı olabilir. Ankara, bu durumun hemen birleşik bir siyasi projeye dönüşmese bile, Kürt coğrafyasının birliği ve bütünlüğüne dayalı sınır ötesi anlatıları yeniden canlandırabileceğinden endişe ediyor.

Bu endişe, Türk tarihsel hafızasından ayrı düşünülemez. 20. yüzyılda, İran toprakları, özellikle İran'ın kuzeybatısında ortaya çıkan kısa ömürlü Kürt cumhuriyetleri başta olmak üzere, bağımsız veya yarı bağımsız Kürt oluşumları kurma girişimlerine sahne olmuştur. Bu deneyler hızla engellenmiş olsa da kaotik koşullarda tekrarlanabilecek bir model olarak Türk güvenlik zihniyetine sağlam bir şekilde yerleşti. Ankara, İran’da herhangi bir çöküşün bu emsalleri yeniden canlandırabileceğinden ve kendi toprak bütünlüğü için doğrudan sonuçlar doğurabileceğinden endişe ediyor.

Kürt sorunu etnik kimliklerin artık ulusal sınırlar içinde kalmadığı, aksine birden fazla ülkedeki birikmiş deneyimlerle beslendiği daha geniş bir bölgesel bağlamda ele alındığında, Türkiye’nin endişesi daha da büyüyor. Nitekim Irak ve Suriye'deki Kürt deneyimleri, farklı doğuş koşullarına rağmen, Kürt eliti içindeki bazı kesimler arasında bölgesel kaos anlarının Kürt devleti projesini yeniden canlandırmak için nadir tarihi fırsatlar yaratabileceği inancını güçlendirdi. Bu nedenle Ankara, İran'daki herhangi bir istikrarsızlığın, doğrudan bağımsızlık ilanı olmasa bile, siyasi ve sembolik bir seferberlik için katalizör olabileceğini düşünüyor.

Etnik boyutun yanı sıra, mülteci sorunu da Türkiye’nin aktivizminin en önemli itici güçlerinden biri olarak öne çıkıyor. Yıllardır büyük ölçekli göçler nedeniyle önemli sosyal ve ekonomik yüklere katlanan Türkiye, İran'daki herhangi bir askeri çatışma veya güvenlik çöküşünün büyük göç dalgalarına yol açabileceğini varsayıyor. Bu endişeleri sadece İranlı sivillerle sınırlı değil, aynı zamanda yerel çatışmaların ortasında kalabilecek ve en yakın ve en güvenli seçenek olarak Türk sınırına yönelebilecek etnik azınlıkları da kapsıyor.

Bu kaygılar, göç ve güvenlik kaosunun iç içe geçmesi olasılığıyla daha da kompleks hale geliyor. Ankara, merkezi kontrolün yokluğundan faydalanan silahlı unsurların veya düzensiz ağların topraklarına sızmasından korkuyor. Zira bu, ek güvenlik yükü ve sınır bölgelerini uzun süreli yıpratma bölgelerine dönüştürme tehdidi taşıyor. Ankara'nın bakış açısına göre, bu tür zorlukların yönetimi geleneksel kontrol yeteneklerini aşıyor ve iç istikrarı aşındırma tehdidi oluşturuyor.

Coğrafi olarak Türkiye, İran'ı kendisini Asya'nın kalbinden gelen istikrarsızlık dalgalarından ayıran stratejik bir tampon bölge olarak görüyor. Bu tampon bölgenin herhangi bir şekilde çöküşü, karmaşık uluslararası müdahalelere, vekalet savaşlarına kapı açabilir ve bölgeyi hızı ve sonu kontrol edilmesi zor olan açık bir rekabet alanına dönüştürebilir. Böyle bir senaryoda Ankara manevra alanını kaybeder ve kalıcı bir savunma pozisyonuna itilir.

Bu bağlamda ve müzakere yeri Umman'a taşınmasına rağmen, Türkiye kendisini ABD ve İran arasında arabulucu olarak sunuyor ve bunu da Tahran'ın politikalarını savunmak için değil, gerilimi azaltmak ve geniş çaplı bir etnik ve coğrafi kaosa kaymayı önlemek için yapıyor. Türkiye, her iki tarafla da nispeten açık ilişkilerine ve coğrafi konumuna güvenerek, çatışmayı dondurabilecek veya yönetilebilir sınırlar içinde tutabilecek bir kanal olarak kendini sunuyor.

Sonuç olarak, Türkiye'nin ABD-İran gerilimi dosyasına ilişkin tutumu, çatışmanın artık iki devletle sınırlı olmadığını, azınlıkların geleceği, ülkelerin birliği ve Ortadoğu'nun jeopolitik istikrarı ile bağlantılı olduğunu derinlemesine kavradığını yansıtıyor. Bitkin bir İran ile çökmüş bir İran arasında Ankara, ikincisini daha tehlikeli seçenek olarak görüyor ve bölgenin haritasını etnik hatlar boyunca yeniden çizen, sürdürülemez bir durum yaratan gerçekliğe dönüşmeden önce bunu önlemeye çalışıyor.

Bu son derece kırılgan durumda İran'ın çıkarları, dış baskılara yanıt olarak değil, öncelikle halkına duyduğu merhametten dolayı uluslararası hukuka saygıya geri dönmeye bağlı görünüyor. Uluslararası hukuka bağlılık hem devlet hem de toplum için koruyucu bir şemsiye görevi görmekte ve ülkeyi, bedelini rejimden önce vatandaşların ödediği izolasyon ve kaos senaryolarından kurtarmaktadır.