Gassan Şerbil
Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni
TT

İran, Süleymani’nin orduları ve Trump’ın darbesi

Trump’ın yaklaşımı, seleflerinden farklı. Onun dostlukları, rekabetleri ve savaşları yürütme tarzı enteresan. O, ekranlar, sosyal medya ve telefon aracılığıyla savaşı bizzat yöneten bir general. Açıklamalarının geleneksel diplomasiyle hiçbir ilgisi yok. NATO’ya yönelik tehditleri emsalsiz. Savaşın ilk saldırılarında İran lider kadrosunun bir kısmının ortadan kaldırılmasını kutlaması da tuhaf.

Sert bir şekilde saldırıyor ve ardından müzakere öneriyor. Karşısındaki kişiyi dinlemek için fazla durmuyor. İran’ın teslim olmasından bahsediyor, ancak bu savaşı kazanma kabiliyeti olmayan rejimin teslim olduğunu ilan edemeyeceği ya da yenilgiyi kabul edemeyeceği gerçeğini görmezden geliyor. İran sıradan bir ülke değil.

Mevcut savaştan bahsederken, üç ana figürün rolü öne çıkıyor. İlki, İran’ın Kudüs Gücü’nün öldürülen lideri General Kasım Süleymani. O, İsrail ile kararlı bir savaşın kaçınılmaz olduğu gibi davranıyordu. Bir dizi savaş gerektirse bile, İsrail'i haritadan silmenin imkânsız olmadığını düşünüyordu. Direniş ekseninin birkaç üyesine, ‘büyük darbenin’ çeşitli yerlerden fırlatılan roketler ve insansız hava araçlarıyla (İHA) İsrail’i vuracağını söyledi. Süleymani’ye göre saldırılar, İsrail’in savunmasını, imajını ve İsraillilerin devlete olan güvenini yok edecek ve ülkeden büyük bir göç dalgası başlatacaktı. Süleymani ayrıca, kendi görüşüne göre birçok Arap ülkesini birbirine bağlayan ve İran’ın devrimini ihraç etmesinin önündeki engel olan ‘Amerikan ipini’ kopararak bölgenin yapısını değiştirmeyi de dile getirdi. Bu nedenle, İsrail’i ve hedef alınan Arap ülkelerini tüneller, roketler ve İHA’lardan oluşan bir ‘kuşakla’ kuşatma planını ortaya attı.

Süleymani’nin başlıca görevlerinden biri, Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra ABD’nin Irak’ta kurduğu sistemi istikrarsızlaştırmaktı. Müttefikleri aracılığıyla sistemi istikrarsızlaştırdı; sistemin içi boşaltıldı ve paralel bir ordu kuruldu. DEAŞ’ın ortaya çıkmasından sonra Süleymani, Halk Seferberlik Güçleri’ni (Haşdi Şabi) destekledi ve daha sonra bu gücü yüksek derecede bağımsızlıkla faaliyet gösteren meşru bir güce dönüştürdü.

Süleymani’nin bir diğer görevi ise Lübnan’ın eski Başbakanı Refik Hariri’nin suikastına karıştıkları suçlamasıyla izole edilen Hizbullah ve Beşşar Esed rejiminin izolasyonunu sona erdirmekti. 2006’da Hizbullah ile İsrail arasında yaşanan savaş bunu başardı; Süleymani, Lübnan’dan savaşları bizzat yönetti.

Süleymani, yıllar boyunca Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’de kendi deyimiyle ‘Süleymani ordularını’ kurmayı başardı. Vladimir Putin’i, Esed rejimini çöküşten kurtarmak için müdahale etmeye ikna ederek, Suriye’deki direniş ekseninin kırılmasını geçici olarak önlemeyi başardı. Süleymani’nin izleri, Gazze Şeridi ve Sana’daki gelişmelerin her yerinde görülüyor.

İran, ABD ile doğrudan bir çatışmaya sürüklenmeden ‘Amerikan ipini’ koparmak için yıllarca çaba gösterdi. Tahran’ı ziyaret eden gazetecilere sık sık “Asla gerçekleşmeyecek bir savaş hakkında soru soruyorsunuz” ve “İran, ABD ile uçurumun kenarına kadar gidiyor, ancak ABD’nin onu onlarca yıl geriye götürme gücüne sahip olduğunun farkında olduğu için asla o uçuruma düşmüyor” denirdi.

İran, 3 Ocak 2020’de Trump’ın Bağdat Havalimanı yakınlarında Süleymani’yi öldürme emrini vermesiyle birlikte, gerilimin tırmanmasını önleme politikası izledi. Dini Lider Ali Hamaney’in en yakın dostu ve sırdaşı olan bu adamın öldürülmesinin kendisine verdiği yaraya rağmen, İran sadece sembolik bir tepkiyle yetindi.

Trump, ABD ile İran arasındaki çatışmayı fiilen tersine çevirdi. Ondan önce hiç kimse, Kudüs Gücü Komutanı ve ‘paralel orduların’ mimarını suikastla öldürmek gibi cesur bir hamleye kalkışmaya cesaret edememişti. Onu suikastla öldürme kararı, Usame bin Ladin’in suikastından daha tehlikeliydi. Çünkü Süleymani, çeşitli coğrafyalarda ‘küçük gezici ordularını’ yöneten büyük bir bölgesel gücün desteğine sahipti.

Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşünün ardından, yıllar boyunca görevinden dolayı Amerikalı ve İranlı yetkililerle görüşme imkânı bulan bir adam onu ziyaret etti. Ondan, Trump’ın generallerinin İran’ı nükleer emelleri, Amerikan güçlerine yönelik tacizleri, ılımlı ülkelere yönelik tehditleri ve bölgenin enerji güzergâhlarını ve kilit noktalarını ele geçirme girişimleri nedeniyle cezalandırma fikrini savunduklarını öğrendim. Bu adam, Trump yönetiminin İran’ın bölgede gerçekleştirdiği hamleye karşı büyük bir hamle yapmaktan çekinmeyeceğini söyledi.

Bu bakış açısıyla, ABD’nin Suriye’de meydana gelen ve Süleymani’nin orduları arasındaki güzergâhların kesilmesine yol açan değişimi neden benimsediği anlaşılabilir. Burada Binyamin Netanyahu’nun rolü devreye giriyor. Netanyahu, İran ve Süleymani’nin ordularının sadece İsrail’e değil, ABD’ye de acil bir tehdit oluşturduğuna Trump’ı ikna etmeyi başardı.

Bugün, İran liderliğinin işlediği üç büyük hatadan söz edebiliriz. Birincisi, Trump’ın da vurguladığı gibi, tarihin en güçlü ordusuyla doğrudan bir savaşa sürüklenmekti. İkincisi, İsrail’e ateşlediği sayıyı aşan roket ve İHA’larla Körfez ülkeleri ve Ürdün’ü bombaladıktan sonra, bu ülkelere yönelik düşmanca niyetlerini ortaya koymaktı. Üçüncüsü ise Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi sıkıştırmak için ele geçirebileceği bir rehine olduğuna inanmaktı.

Büyük savaşın ikinci ayına girdik. Eğer ABD ve İsrail’in saldırıları, İran’ın saldırı ve savunma kapasitelerini, komşularını ve boğazları tehdit etme yeteneğini ortadan kaldırmayı başarırsa, bölge; İran’da ve genel olarak bölgede, özellikle de Süleymani’nin ordularının faaliyet gösterdiği ülkelerde yeni bir gerçeklikle karşı karşıya kalacak. İran’ın bölge ülkelerine etkili bir şekilde ateş açma yeteneğini kaybetmesi, rejim, konum ve komşuları arasındaki güç dengelerinde bir değişiklik anlamına geliyor.

Trump, İran ve Süleymani’nin ordularına karşı en tehlikeli general. Uzun süredir devam eden İran darbesine karşı yaptığı darbenin başarısı, bölgenin özelliklerini ve buradaki çeşitli güç dengelerini değiştirecek. ABD bölgede kararlı bir şekilde hareket etmiş olabilir, ancak Rusya Ukrayna’da çıkmaza girmiş görünüyor ve Çin ise akıl ve mantığı tercih etmiş vaziyette.