Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'yı işgal etmek için başlattığı özel operasyonun üzerinden dört yıldan fazla zaman geçti, fakat Ukrayna hâlâ dirençli. ABD Başkanı Donald Trump'ın göreve gelmesinin üzerinden bir yıldan fazla zaman geçti ve Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'ye, özellikle de Ukrayna'ya yapılan askeri yardımların çoğunu durdurarak, muazzam bir baskı uygulamasına rağmen, Ukrayna'da barışı sağlama sözünü yerine getiremedi. Burada önemli sorular şunlar: Ukrayna, bir süper güce karşı koymayı ve direnişini sürdürmeyi nasıl başardı? Ukrayna'nın en büyük destekçisi olmasına rağmen ABD neden barışı sağlayamadı? Ve bu Ukrayna direncinin jeopolitik sonuçları nelerdir?
Ukrayna'nın direnişi iki temel üzerine kuruluydu; birincisi, liderliğinin yapısı ve halkının etrafında kenetlenmesi, ikincisi ise stratejik konumu ve Avrupa güvenliğiyle olan hassas bağlantısı. Dahası, Putin'in güçleri Kiev'in eteklerine ulaştığında Zelenskiy kaçmadı, Avrupa ve ABD liderlerinin direnişi yurtdışından yönetmek için güvenli bir şekilde ülkeden çıkışını garanti altına alma çağrılarına da kulak vermedi. Bunun yerine şu tarihi sözünü söyledi: “Mücadele burada. Ülkeyi terk etmek değil, mühimmat istiyorum.” Zelenskiy yakalanabilir veya öldürülebilirdi, ancak ülke içindeki direnişin yurtdışından yapılacak direnişten daha etkili olduğuna inanıyordu. Bu karar, Başkan Joe Biden ile Avrupalı liderleri, Rus işgalini bir gerçeklik olarak kabul etmekten Ukrayna devletiyle aynı safta yer alma ve onu savunma araçlarıyla destekleme yönünde stratejilerini değiştirmeye zorladı. Böylece mucize gerçekleşti; Rus güçleri başkentten ilk hareket noktasına geri çekilmeye zorlandı. Bunun üzerine Rus stratejisi Ukrayna'yı küçümsemekten yeniden yapılanmaya, kademeli toprak kazanımları politikasına ve Ukrayna direnişinin temellerini yok etmeye doğru kaydı. Putin, Donbas'ta askeri başarılar elde etti, ancak bölgeyi tamamen kontrol altına alamadı. Nitekim geçtiğimiz mart ayında Ukraynalılar, doğu ve güney Ukrayna'da yaklaşık 300 kilometrelik bir alanı geri almayı başardılar. Bu geri alma, Donbas bölgesinin Rusya'nın eline geçtiği iddiasını çürüttü ve Trump'ın Zelenskiy'nin pazarlık kozu olmadığı ve en iyi hareket tarzının barış karşılığında topraktan vazgeçmeyi kabul etmek olduğu iddiasını da yalanladı.
Ukrayna'nın jeopolitik konumu kendisi için bir şans. Zira Avrupa, Ukrayna'yı kendisini hızlı Rus saldırılarından koruyan coğrafi bir kalkan olarak görüyor ve bu nedenle, maliyeti ne olursa olsun, bir devlet olarak varlığını sürdürmesini değerli bir yatırım olarak değerlendiriyor. Avrupalı liderler başlangıçta Putin'i memnun etmeye çalışarak Kırım'ı ona bıraktılar ve Donbas üzerindeki siyasi hakimiyetini kabul ettiler. Ancak, Ukrayna başkentini işgal etmesi ve daha da önemlisi Ukrayna liderliğinin direnci onları şaşırttı. Bu gerçek, Putin'i müzakereye zorlamak için Rusya'yı Ukrayna'da yıpratma çabalarının gerekli olduğu konusunda Avrupa'da bir fikir birliği oluşturdu. Trump'ın tutumuna rağmen, Avrupalılar Ukrayna savaşının yükünü omuzlayarak yüz milyarlarca dolar askeri ve ekonomik destekte bulundular. Avrupa artık eşitsiz müzakerelere inanmıyor; bunun yerine, çözümün Ukrayna'nın güvenliğini ve dolayısıyla Avrupa'nın güvenliğini garanti eden bir anlaşmada yattığını anlaması için askeri dengeyi değiştirmeye ve Putin'i yıpratmaya çalışıyor. Bu değişim, Ukrayna'nın askeri yeteneklerinin ve Avrupa'nın onu destekleme konusundaki fikir birliğinin farkına vardığı için Trump'ı rahatsız etti. Son zamanlarda Ukraynalılar Rusya'yı derinliklerinde hedef almayı ve başkent Moskova'ya kadar ulaşmayı başardılar. Rusya’nın Karadeniz Filosunu sekteye uğrattılar. Çatışma uzadıkça, Rusya'nın kayıpları artıyor ve Ukrayna'nın kabiliyetleri bir o kadar genişleyerek Avrupa ile askeri ve ekonomik olarak giderek daha fazla iç içe geçiyor. Ukrayna, Sparta gibi oldu; Avrupa ve Arap Körfezi'ndeki önemli ülkelere silah teknolojisi ihraç eden, militarize olmuş ve gelişmiş bir devlete dönüştü. Bu gerçekler, Rusya'yı yenmenin imkansızlığı, Avrupa'nın kırılganlığı ve ABD'nin tüm kozları elinde tuttuğu düşüncesi de dahil olmak üzere Ukrayna savaşı hakkındaki bazı varsayımları paramparça etti. Zira Trump'ın tehditleri sayesinde Avrupa, askeri yeteneklerini geliştirmeye ve bir Avrupa NATO'su kurmaya başladı. Ukrayna'ya verilen tüm Amerikan desteğini telafi edebildi ve Ukrayna ekonomisini canlandırmayı başardı. Dahası, Grönland krizi ve ABD-İsrail'in İran'a karşı savaşı konusunda Trump'a “hayır” diyebilecek duruma geldi. Bu niteliksel değişim devam ederse, son derece önemli sonuçlar doğuracaktır; bunların en önemlileri şu üçüdür:
Birincisi, karar alma bağımsızlığı, Avrupa'yı Çin ve Amerika Birleşik Devletleri'nin yanında üçüncü bir güç haline getirecektir.
İkincisi, Rusya'nın Ukrayna'daki etkisinin azalması, Esed'in düşüşü ve Afrika'daki gerilemeler, Rusya'yı iki seçenek arasında seçim yapmaya zorlayacaktır; Çin ile daha yakın ilişkiler kurmak veya Ukrayna krizini Avrupa ile anlaşmalar yoluyla çözmek. Birinci seçenek onu Çin'e bağımlı hale getirecekken, ikinci seçenek onu Avrupa'da aktif ve etkili bir güce dönüştürecektir.
Üçüncüsü, Avrupa'nın üçüncü bir güç olarak varlığı, uluslararası hukukun, demokratik değerlerin ve özgürlüğün küresel düzendeki önemini pekiştirecek ve bu da küçük devletlere fayda sağlayacaktır.
Ukrayna savaşı ve ABD ile İsrail'in İran'a karşı savaşı, diğer faydalarının yanı sıra küresel düzeni sarstı, süper güçleri güçlerinin sınırlarını tanımaya zorladı ve yeni güç dengeleri yarattı. Rusya, ABD gibi, gücünün sınırlarını fark etti ve Çin de bunu Tayvan'da öğrenecektir. Herkes, orman kanununun güçlüye veya zayıfa hiçbir fayda getirmediğine ve çözümün makul dengelerde ve yasal çerçevelere bağlılıkta yattığına ikna olacaktır. Aksi takdirde, alternatif yıkıcı savaşlar, şehirlerin ölümü ve kasvetli bir gelecektir.