Hüda Huseyni
Lübnanlı gazeteci-yazar ve siyasi analist
TT

Uzlaşma için gerilimi artırma stratejisi!

ABD ile İran arasındaki savaş, uluslararası analiz çevrelerinde yapılan değerlendirmelere göre, artık klasik çatışma mantığını aşan hassas bir aşamaya giriyor. Bu yeni evre, ‘yatıştırma için gerilimi artırma’ olarak tanımlanabilecek bir stratejiye işaret ediyor; yani askeri saldırıların artırılması, topyekûn bir savaşın habercisi değil, bir uzlaşmayı dayatmanın aracı olarak kullanılıyor. Bu yaklaşımın merkezinde ise karmaşık bir denklem yer alıyor: Düşmanın iradesini kırmayı hedefleyen, ancak onu tam anlamıyla patlama noktasına sürüklememeye çalışan kontrollü bir gerilim.

Bu çerçevede, ABD Başkanı Donald Trump’ın geçen hafta çarşamba gecesi yaptığı açıklamalar, askeri sürece duyulan açık güveni yansıttı. Trump, ‘kesin ve ezici zaferlerden’ söz ederek, operasyonun temel hedeflerine ulaşmanın yakın olduğunu dile getirdi. Ancak bu sert söylem, Washington’un öncelikli amacının İran rejimini devirmekten ziyade, onun stratejik davranışını yeniden şekillendirmek olduğunu gizlemiyor. Bu doğrultuda, askeri yapı ve kritik merkezleri hedef alan nokta atışı saldırılar öne çıkıyor.

ABD söyleminde dikkat çeken bir diğer unsur ise yalnızca kazanımların ilanı değil, aynı zamanda İran’ı haftalar içinde ‘taş devrine döndürme’ tehdidinin açıkça dile getirilmesi. Bu tür ifadeler, yalnızca retorik bir sertlik olarak değil, yaklaşan saldırıların etkisini büyütmeyi amaçlayan bir psikolojik savaş unsuru olarak da okunuyor. Verilmek istenen mesaj açık: ABD’nin seçenekleri henüz tükenmiş değil ve gerekirse daha sert adımlar için manevra alanı mevcut.

Buna karşılık Tahran da gecikmeden yanıt verdi ve meydan okuma tonunu yükseltti. İran yönetimi, rakiplerini ‘kalıcı bir pişmanlık ve teslimiyet’ durumuna sokmadan geri adım atmayacağını vurguladı. Bu dil, teknik açıdan kendisinden üstün bir askeri güç karşısında hem direnme kapasitesini hem de karşılık verme iradesini ortaya koyma çabasının bir parçası olarak değerlendiriliyor.

Bu çerçevede İranlı askeri sözcü İbrahim Zülfikari’nin açıklaması özel bir önem kazandı. Zülfikari, ABD ve İsrail’in İran’ın kapasitesine ilişkin ‘eksik bilgilere’ sahip olduğunu belirterek, askeri üretimin ‘hakkında hiçbir şey bilinmeyen, asla ulaşılamayacak’ noktalarda sürdüğünü ifade etti. Bu açıklama yalnızca bir yanıt niteliği taşımıyor; aynı zamanda belirsizliği İran’ın savunma stratejisinin bir parçası haline getirerek caydırıcılığı güçlendirme ve olası yeni bir tırmanışın maliyetini artırma amacı taşıyor.

Analizlere göre İran, bu aşamada doğrudan klasik bir çatışmaya yatırım yapmıyor; bunun yerine ‘asimetrik savaş’ olarak bilinen yönteme ağırlık veriyor. Bu yaklaşımda füze ve insansız hava araçları (İHA) ile bölgesel müttefik ağları kullanılarak sürekli bir yıpratma ortamı oluşturuluyor. Böylece çatışma kısa sürede sonuçlanacak bir savaş olmaktan çıkarılıp, siyasi ve askeri dayanıklılığın uzun süre test edildiği bir sürece dönüştürülüyor.

Buna karşılık Washington, gerilimi kontrol edilebilir sınırlar içinde tutmaya özen gösteriyor. Gerçekleştirilen saldırılar ağır olsa da genellikle sınırlı hedeflere odaklanacak şekilde planlanıyor; askeri noktalar ve kritik altyapılar hedef alınıyor, ancak İran’ı geri dönüşü olmayan bir karşılık vermeye itebilecek geniş çaplı bir yıkımdan kaçınılıyor. Bu noktada ‘kontrollü tırmanış’ fikri yani ‘gücün, dolaylı bir müzakere aracı olarak kullanılması’ öne çıkıyor.

Ancak bu denge son derece kırılgan. Her saldırı yanlış hesaplama riskini içinde barındırırken, her karşılık da ilan edilmemiş sınırları aşma potansiyeli taşıyor. Operasyonların yoğunluğu arttıkça hata payı daralıyor; bu da tarafların aslında istemediği halde daha geniş bir çatışmaya sürüklenme ihtimalini artırıyor.

Bazı değerlendirmelere göre ABD’nin hedefi yalnızca İran’ın kendisiyle sınırlı değil; aynı zamanda bölgedeki çatışma kurallarını yeniden şekillendirmek, Tahran’ın nüfuz alanını daraltmak ve yeni bir caydırıcılık dengesi tesis etmek de bu stratejinin parçası olarak görülüyor. Buna karşılık İran, bu baskıya rağmen ayakta kalmasını başlı başına bir ‘zafer’ olarak değerlendiriyor; çünkü bu durumun kendisine dayatılan tek taraflı şartları engellediğini ve ABD gücüne meydan okuyabilme kapasitesini ortaya koyduğunu savunuyor.

Eş zamanlı olarak bazı askeri değerlendirmeler, İran’ın daha tehlikeli bir aşamaya yönelik hazırlıklar yaptığını ileri sürüyor. Bu kapsamda ABD ya da İsrail güçleri arasında kayıpların artırılmasına yönelik planlardan, hatta operasyonların genişlemesi durumunda bu unsurlardan bazı askerlerin esir alınabileceği ihtimalinden söz ediliyor. Söz konusu değerlendirmeler ayrıca yüz binlerce kişiyi kapsayan geniş çaplı bir insan gücü seferberliğine işaret ediyor; bu da olası bir kara müdahalesine karşı hazırlığın ciddi boyutlarda olduğu mesajını veriyor. Amaç, savaşın maliyetinin sınırlı ve kolay olmayacağını açık biçimde ortaya koymak.

Gerilim yalnızca doğrudan cepheyle de sınırlı değil; çatışmanın bölgedeki diğer aktörler üzerinden genişleme ihtimali de gündemde. İran’a yakın bazı müttefik güçler, yeni tarafların sürece dahil olması halinde karşılığın daha geniş çaplı operasyonlar olacağı yönünde ‘kırmızı çizgiler’ ilan etmiş durumda. Bu senaryoda Kızıldeniz ve uluslararası deniz yolları dahil olmak üzere çeşitli hatlarda faaliyetlerin genişletilebileceği, bunun da çatışmayı doğrudan küresel ekonomiyi etkileyen bir krize dönüştürebileceği belirtiliyor. Bu noktada ekonomik boyut, savaşın en kritik ve en tehlikeli yönlerinden biri olarak öne çıkıyor. Çünkü stratejik geçiş hatlarında ya da enerji piyasalarında yaşanacak herhangi bir sarsıntı yalnızca bölge ülkelerini değil, küresel piyasaları da etkiliyor. Petrol fiyatlarından taşımacılık ve sigorta maliyetlerine kadar uzanan bu zincir, kırılgan ekonomiler üzerindeki baskıyı artırırken, hükümetleri zamanla iç siyasi ve toplumsal sonuçlar doğurabilecek yeni kriz alanlarıyla karşı karşıya bırakıyor.

Bu hassas denge içinde önümüzdeki haftalar belirleyici bir nitelik taşıyor. Ya gerilimi artırma politikası yeni bir müzakere sürecini dayatmayı başaracak ya da kontrol edilmesi zor bir sarmala dönüşecek. Her iki durumda da bölge, tüm ihtimallere açık bir sınavdan geçiyor; askeri hesaplar siyasi beklentilerle iç içe geçerken, her hamle artık sıradan bir savaşın ötesine geçen daha büyük bir oyunun parçası haline geliyor.

Sonuç olarak bu savaşın kısa sürede sona erme ihtimali zayıf görünüyor. Aksine, ‘kontrollü azami baskı’ olarak tanımlanabilecek daha karmaşık bir aşamaya geçildiği anlaşılıyor. Bu aşamada gerilimi artırma, yatıştırmayı zorlamak için kullanılan bir araç haline geliyor. Bu ince denge ya bir uzlaşma üretmeyi başaracak ya da kontrolün kaybedildiği daha geniş bir bölgesel çatışmanın kapısını aralayarak mevcut hesapların ötesine taşan bir sürece yol açacak.