Abdulmunim Said
Kahire’de Mısır Gazeteciler İdaresi Meclisi Başkanı ve Kahire Bölgesel Strateji Çalışma Merkezi Yönetim Müdürü
TT

Washington, Pekin ve aynı zamanda Tahran

Bu makaleyi, ABD Başkanı Donald Trump'ın Başkan Şi Cinping ile tarihi bir görüşme için Pekin'e gitmeye hazırlandığı bir dönemde yazıyorum. Bu nedenle, okuyucu ziyaret sırasında neler yaşandığını, atmosferini ve belki de her iki tarafın açıklama konusunda üzerinde anlaştığı bazı noktaları biliyor olacaktır. Görüşme, küresel düzenin, zirvesinde ABD'nin bulunduğu bir güç üçgenine yerleştiği bir dönemde gerçekleşecek. ABD’nin GSYİH'si 32 trilyon doları aştı ve Avrupa'dan çekilirken, modern tarihin en büyük askeri gücüyle Ortadoğu'da konuşlanıyor. Üçgenin diğer kenarında yer alan Çin ise tarihi bir ekonomik ve teknolojik devrimden yararlanarak, iki ülke arasındaki farkı kapatmaya çalışan rakip konumunda bulunuyor. Tayvan meselesi dışında, Pekin'in mevcut “büyük gücü” ile kendisi için savaşacağı pek bir şey yok. Pekin'in, yükselişinin bu aşamasında Rusya-Ukrayna savaşı da dahil olmak üzere uluslararası hukuka uyması yeterlidir. Kaldı ki Pekin, Rusya ile yakın ilişkisine rağmen, Kırım da dahil olmak üzere Ukrayna topraklarının Rusya tarafından ilhakını kabul etmemektedir. Üçüncü kenar olan Rusya ise her ikisinden de oldukça uzakta duruyor, ancak nükleer ve uzay gücü ona büyükler arasında kalma olanağı tanıyor. Moskova, Pekin'e yakın ve Amerikan-Rus başkanları arasında da belirsiz bir bağlantı var.

İkili görüşme, Amerikan tarzı “küreselleşmenin” sona ermesinden sonra ortaya çıkan yeni dünya düzeninin oluşumu bağlamında gerçekleşiyor ve Çin, mallar, emtialar, tedarik zincirleri ve Kuşak ve Yol Girişimi aracılığıyla bu düzenin kalbinde yer alıyor. Bu bağlam, görüşmenin, iki ülke arasında ilk çatışmaların yaşandığı ticaret konularıyla yakından bağlantılı olacağını düşündürüyor. Washington'un favori konularından biri haline gelen bir konuya da değinmekte fayda var: Bir ülkenin bu kadar büyük bir GSYİH'si olduğunda, Çin, Grönland ve Washington'un ilgisini çeken diğer bölgelerde bol miktarda bulunan “nadir toprak elementleri”nden de büyük miktarda ve yüksek değerde elde etmesi kaçınılmazdır. Gerçek şu ki, ekonomi ve belki de çevre, Washington ve Pekin'in ortak zemin buluştuğu alandır. Ancak tartışma konusu olmaya devam eden husus, karada, denizde, havada ve hatta gezegenimizin ötesinde elektrik motorlarının hâkim olduğu bu dünyayı nasıl yöneteceğimizdir. Başkan Mao Zedong döneminden sonra bile küresel düzene karşı isyankâr olan Çin, gıdadan çevre ve iletişime kadar her alanda Dünya Ticaret Örgütü ve benzeri çok taraflı “küresel” örgütlerin yönetiminin en güçlü savunucularından biri haline geldi. Buna karşılık, Trump'ın Washington'u bunların hepsini reddediyor ve bunun yerine dünya genelinde nüfuz alanlarını paylaşmayı tercih ediyor; Monroe Doktrini Amerika kıtasını Amerika Birleşik Devletleri'ne, zenginliğiyle Güneydoğu Asya'yı da Çin'e bırakıyor. Rusya’nın Sovyet döneminde Doğu Avrupa'da kendisiyle bütünleşmiş ülkelerden bir kısmını ele geçirmesinde de bir sorun yok.

İki liderin masasındaki bu çok sayıdaki dosyaya rağmen, düzenin kendisi bir bütün olarak önceki tüm uluslararası düzenlerin başına gelen aynı sınava tabidir. Birinci Dünya Savaşı sonrası düzen İkinci Dünya Savaşı'nda sınandı. İkinci Dünya Savaşı sonrası ise Süveyş Krizi'nden sonra sömürgeciliğin sona ermesiyle Soğuk Savaş'ta sınandı ve her ikisi de Amerika Birleşik Devletleri'nin Vietnam, Irak ve Afganistan'a girip çekilmesiyle küreselleşmeyi sınadı. Tarihsel olarak, sınav, rekabeti barış ve güç paylaşımı çerçevesinde ele alan “uzlaşma”ya ulaşmayı veya çatışmaları doğrudan veya dolaylı güç kullanımıyla çözmeyi amaçlıyordu. Ukrayna, Gazze ve İran savaşları, bütün düzeni ilk tarihi sınavından geçirdi ve bu sınav oldukça zorluydu. Çünkü Washington, Ortadoğu'da İsrail adına savaşa girmişken, Pekin'in enerji ve ekonomik bağları aracılığıyla bölge ile başka boyutta bir ilişkisi var. Tahran, Pekin ile kapsamlı ekonomik ilişkileri olan kilit bir devlet, ancak bu bağlar Washington ve Pekin arasındaki bağlardan daha önemli değil. Dahası siyasi sistemi, artık kapitalist sistemleri yönetmede ustalaşmış olan Çin liderliğinin kavrayamadığı unsurlar içeriyor.

En büyük çıkmaz, Başkan Trump'ın Pekin'e İran'daki ateşkesi sona erdirip savaşı yeniden başlatıp başlatmayacağından ya da Çin arabuluculuğuyla, Arap Körfezi, Umman Körfezi, Arap Denizi ve Hint Okyanusu arasında serbest ticaret akışını sağlayacak olan Hürmüz Boğazı'ndaki İran ablukasının kaldırılmasını sağlayıp sağlayamayacağından emin olmadan gelmesidir. Trump, tüm bölgeyi füzelerle ateşe verebilecek köktenci bir dini rejimin yönetimi altındaki nükleer bir İran’ın Çin’in de çıkarına olmadığı gerçeğini epey düşünmüş olmalı. Ortada birçok ortak çıkar var!