En azından şimdilik, ABD/İsrail-İran savaşının yeniden başlamasının bizi zorlu bir Amerikan zaferi ve imkânsız İran zaferi sunacağı savunulabilir.
Amerikan zaferinin zorluğuna gelince, iyimser düşünceleri ve aşırı iyimser pazarlamayı bir kenara bırakırsak, Batılı yorumcular, planların doğaçlama niteliği, ekonomik ve seçimsel olarak maliyetlere katlanma gücünün boyutu da dahil olmak üzere nedenlerini ayrıntılı olarak ele aldılar. İranlıların “kararlılık” olarak adlandırdığı ve kaçakçılığa, Rus ve Çin yardımlarına güvenen yolun Tahran için zaferin maliyetini artırdığından ise bahsetmiyoruz bile. Bu nedenle, Amerikan-İsrail askeri kazanımlarından siyasi karşılığına kadar kat edilmesi gereken mesafe muhtemelen oldukça büyük olacak, İran'ın uzlaşmaz tutumları da bunun aksini göstermiyor.
Ancak İran'a zafer bahşeden teori, kolay bir Amerikan zaferi teorisinden çok daha fazla kafa karışıklığı içeriyor. Bu görüşü savunanlar, İran'ın yaşadığı askeri yenilgilere ve yol açtığı yıkıma, ayrıca muazzam ekonomik gerilemeye, petrol ihracatındaki zorluklara ve dolayısıyla ithalatı finanse etmek için döviz elde etmedeki güçlüklere, askeri ve siyasi liderlerin yanı sıra bilim insanlarının ölümüne, Dini Lider Mücteba Hamaney'in sağlık durumuyla ilgili belirsizliğe, rejim içindeki çok sayıda ve çatışan fraksiyon hakkındaki neredeyse kesin haberlere rağmen görüşlerinde ısrar ediyorlar.
İran rejimi, “direnme” ve savaştan sağ çıkma anlamında ya da ABD'nin kesin bir zafer elde edememesinin kendisi için ezici bir yenilgi olduğu ilkesine göre “kazansa” bile, bu durum, iddia edilen İran “zaferine” savaş sonrası herhangi bir kazanım kazandırmayacaktır.
Rejimin içinde bulunduğu olağanüstü zayıflık göz önüne alındığında, 90 milyon insanı beslemek, en temel ihtiyaçlarını karşılamak ve halkın beklediği sorgulama ve hesap sormaya dayanmak, rejimin başa çıkamayacağı zorluklar olacaktır.
Dahası rejimin halk protestoları ile başa çıkma biçimi, savaş sonrası dönemde zorlukların daha da büyüyeceği varsayımını güçlendiriyor. Rejimin kapalı yapısına, internet kesintisine ve hükümetin inkâr eğilimine rağmen, 21 Ocak'ta devlet televizyonu, Şehitler ve Gaziler Vakfı ve diğer kurumlara atfedilen açıklamalar aracılığıyla devlet, 2025 ve 2026 yıllarını kapsayan birkaç gün içinde 3 bin 117 kişinin öldüğünü kabul etti. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi nisan ayında İran'ın 21 kişiyi idam ettiğini ve 4 binden fazla kişiyi tutukladığını bildirmişti. Muhalefetle bağlantılı örgütler ve haberler ise 5 bin ila 7 bin kişinin ölümünden ve 26 binden fazla kişinin tutuklandığından bahsetti. Böyle bir durumda, İran'daki durum ile Cemal Abdunnasır'ın askeri bir yenilgiye uğradığı ancak siyasi bir zafer elde ettiği 1956'daki Mısır durumu arasında paralellik kurmanın bir faydası yok. O zamanlar Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği Kahire'nin arkasında sağlam bir şekilde durmuştu; bu durum, şu anda Çin ve Rusya için geçerli değil ne güç ve nüfuz açısından ne de İran'ı destekleme istekliliği açısından. O dönemde Nasır, dekolonizasyon bağlamında İkinci Dünya Savaşı sonrası yükselen bir hareketin bir parçasıydı; bu durum İran için geçerli değil.
Bir şekilde mevcut uluslararası durum, ittifakları, askeri ve siyasi dengeleriyle, daha önce tükenmiş, işgal edilmiş, bölünmüş veya çökmekte olan devletlerin galip gelmesine izin veren koşulları sağlamıyor. Bu durum Vietnam'da, Fransa ve ardından ABD'ye karşı mücadelesinde, Çin'in Japonya ile ikinci savaşında ve Afganistan'da Sovyet işgaline karşı geçerliydi.
Ancak İran'ın zaferinin imkansızlığına dair işaretler, ülkenin dışında, zaferlerin ve yenilgilerin somutlaştığı daha geniş bölgede ortaya çıktı.
Lübnan'da, itirazlara ve Lübnanlılar adına müzakereci taraf olarak Tahran'a güvenilmesi konusundaki yüksek seslere rağmen, Lübnanlılar tarihi bir tabuyu yıkarak Amerika Birleşik Devletleri'nde İsrail ile doğrudan müzakerelere başladı.
Irak'ta ise “silahın devletin elinde toplanması gerektiğini” vurgulayan Ali Zeydi hükümetinin kurulmasıyla birlikte, Tahran yanlısı gruplar bundan en çok zarar gören taraf gibi görünüyor. Nuri el-Maliki, lideri olduğu “Hukuk Devleti Koalisyonu”nun İçişleri ve Eğitim bakanlıkları için önerdiği adaylara mecliste milletvekillerinin güvenoyu vermemesiyle en ağır darbe alan kişi oldu. Maliki'nin kendisi de başbakanlığa geri dönmeyi başaramadı ve Koordinasyon Çerçevesinin, düzenleyicisinin zayıflığı ve iktidardaki kotasının dağılımı nedeniyle çökmesi muhtemel hale geldi.
Bu aksaklıklar, özellikle Kudüs Gücü komutanı olarak sözü kanun hükmünde olan Kasım Süleymani'nin halefi olan İsmail Kaani'nin hükümeti kurma müzakereleri sırasında Bağdat'ı ziyaret etmesine rağmen önlenemedi.
Aynı zamanda ABD güvenlik güçleri, Washington'un Avrupa, Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Amerikan ve Yahudi hedeflerine yönelik saldırılar planlamakla suçladığı Hizbullah Tugayları lideri Muhammed Bakır el-Saadi'yi tutukladı. Bu adımıyla ABD, Irak'ı İsraillilerin bilinen bir taktiği olan liderleri hedef alma operasyonlarına dahil etti.
Bazıları bunlara Esed'in düşüşünden sonra Suriye'de İran etkisinin ortadan kalkmasını ve Yemen'deki Husilerin askeri faaliyetlerindeki önemli gerilemeyi de ekleyebilir.
Emperyal bir etki alanı olmadan nasıl bir zafer elde edilebilir?