Kabul edelim ki, mutluluk vesilelerinin dikkat çekici şekilde nadirleştiği bir dönemden geçiyoruz. Ancak bu ağır duyguya tezat olarak spor -en başta da futbol- geçici de olsa hâlâ mutluluk yaratma ve aidiyet duygusunu güçlendirme gücüne sahip.
Futbolun en azından anlık olarak mutluluk yaratma kabiliyetinin katlanarak arttığı söylenebilir. Zira spora yapılan yatırımlar niceliksel ve niteliksel bir sıçrama yaşadı ve artık birçok ülke spor ekonomisinden ve bunun milli hasılaya olan katkısından bahsediyor.
Şu günlerde 2026 Dünya Kupası’nı takip ederken, henüz hafızalarda tazeyken dikkate alınması ve kayda geçirilmesi gereken bir dizi ders karşımıza çıkıyor. Bu fikirlerin ilki; Araplar eğer gerçekten isterlerse, tahminlere göre 5 ila 6 milyar insanın takip ettiği Dünya Kupası gibi uluslararası spor organizasyonlarında dikkat çekici bir varlık gösterebilirler. Görünür olmamız, dünyanın bizi görmesi, dünya standartlarında elit ve yaratıcı sporculara sahip olduğumuzu kendi gözleriyle müşahede etmesi için önümüzde çok elverişli bir fırsat var. Bu tür organizasyonların güzel tarafı, milyarlarca izleyiciyle aranıza kimsenin giremeyecek olmasıdır. Eğer maharetliysek, hiçbir odak bu gerçeği perdeleyemez. Çünkü futbol kulislerde değil, sahalarda oynanır; güç ve güvenin kaynağı da işte burasıdır.
İlk fikrin özeti şudur: Mısır ve Fas milli takımlarının sergilediği harika performansı izlerken Arap ve İslam halklarını kaplayan o mutluluk dalgası -sonuçlardan bağımsız olarak- Arap dünyasını dünya aynasında görünür kıldı. Bu durum bize coşku, mutluluk, güven, bir parça gurur ve dünyanın her zaman kıyısında değil, merkezinde yer alabileceğimize dair bir umut yaşattı. İşin daha da ilginci, bu duygu sadece spor ve futbol tutkunlarını sarmakla kalmadı; hayatında hiç maç izlememiş olanlar bile Fas milli takımının Hollanda ve Kanada karşısındaki galibiyetleriyle bu mutluluğa ortak oldu. En güzeli de Arap halklarının sadece kendi milli takımlarını takip etmekle yetinmemesi ve takımları elendikten sonra Dünya Kupası’na arkalarını dönmemesidir. Zira dalgalanan bayrak, hissedilen gurur ve ortaya konan iddia topyekûn Arap dünyasına aitti.
Mısır milli takımının Avustralya karşısındaki zafer anında Filistin bayrağının dalgalandırılması, stadyumların yüzde 99,8 doluluk oranına ulaştığı ve 6 milyar insanın bu tarihi anı takip ettiği bir ortamda, futbolu aşarak tam anlamıyla Ortadoğu’ya ait siyasi bir kırılma anına dönüştü.
Bu bağlamda kazanmak, her ne kadar önemli olsa da sırrın tamamı bundan ibaret değildir; asıl sır, adanmışlığı, ustalığı, zekayı ve oyunun estetiğini sergileyebilmekte yatmaktadır ki Fas ve Mısır milli takımları sayesinde gerçekleşen de tam olarak buydu. Mısır milli takımına yönelik haksızlık olarak değerlendirilen duruma gelince; bu da aslında son derece olumlu bir etki yarattı. Çünkü her şey dünyanın gözü önünde yaşandı ve uluslararası spor dünyasının ağırlığı olan isimlerinden gelen destekler, adeta altın değerinde birer tescil niteliği taşıdı.
Üçüncü fikir ise şudur: Birikmiş pek çok yara nedeniyle, büyüdüğümüz ülkenin artık gerçek vatanımız olmadığını düşünmemize ve ortak değerlere yapılan yatırımların başarısızlığı yüzünden medeniyet aidiyetimizin cazibesini yitirdiğine inanmamıza yol açan o Arap ulusal ve medeniyet bilinci... Zifiri bir karanlıkta tek bir mum ışığına döndüğünü sandığımız milliyetçilik ve kavmiyetçilik gibi duygular; mutluluk ve gurur veren sihirli bir motivasyon kaynağı olarak spor sayesinde yeniden tedavi edilme ve nabzının atması gücüne kavuşmuştur. Bu doğrultuda, göz kamaştırıcı başarılara imza atabilecek ve sadece göz dolduran golcülerin yer bulabildiği küresel vitrinde Arapların konumunu yükseltecek şampiyonlar yetiştirmek adına; spora yatırım yapmak, spor elitlerini fonlamak ve bu yolda hiçbir kemer sıkma politikasına gitmeden harcama yapmak hayati önem taşımaktadır.
Dünya bu oyunu çok iyi kavradı; tüm veriler ve rakamlar, birçok büyük devletin spor bütçelerinde yaşanan devasa sıçramayı açıkça ortaya koyuyor. Buna karşılık, bazı istisnalar hariç Arap ülkelerimizde harcamalar sınırlı kaldı ve sporun çok yönlü meyveler veren bir yatırım olduğunu henüz gerektiği gibi idrak edemedik: Kazanmak, dünya çapında şampiyonlar yetiştirmek, vatana ve Arap topluluğuna olan aidiyet duygusunu pekiştirmek...
Her devlet, yetiştirdiği spor elitleri sayesinde dünyada görünür olma potansiyeline sahiptir. Bu da demek oluyor ki, genel olarak sporun, özelde ise futbolun yeni iddialarını anlamakta gecikmiş olsak da spora, Arap çocuklarına ve gençliğine yatırım yapmak için fırsat hâlâ kaçmış değildir. Üstelik nüfusu yaşlanan gelişmiş ülkelerin aksine, Arap dünyası kayda değer bir genç nüfus avantajına sahiptir. Yani mevcut ve gelecekteki futbol dinamiklerini doğru okur, spor altyapısını geliştirerek ve büyük spor organizasyonlarını düzenlemek için gerekli şartları yerine getirerek gençlerimize kendilerini gösterebilecekleri ve geliştirebilecekleri spor ufukları açarsak, gelecek son derece vaatkârdır; özellikle de Katar deneyiminin başarısından ve Fas’ın, İspanya ile Portekiz’in yanı sıra 2030 Dünya Kupası’nı ortaklaşa düzenleme hakkını kazanmasından sonra.
Önümüzde, sportif açıdan daha güçlü ve daha estetik olmak için dört yılımız var; öyle ki, ne kadar taraflı ve gizli ajandası olursa olsun, hiçbir hakem bize haksızlık etmeye güç yetiremesin.