Ahmed Mahmud Ucac
Lübnanlı yazar
TT

Suudi Arabistan ve tarihin akışındaki derin yönelimleri yakalamak

Geçtiğimiz pazar günü Suudi Arabistan'da düzenlenen Güvenlik ve Tarih Diyaloğu Konferansı'nda, Krallığın karşı karşıya olduğu güvenlik sorunları ve liderliğinin bu sorunlarla başa çıkmadaki tarihi rolü üzerinde duruldu. Suudi Arabistan deneyiminin en önemli özelliklerinden birinin “stratejik uyum” olduğu açıkça görüldü. Stratejik uyum ile liderliğin büyük krizlerle bazen devletin araç ve yöntemlerinde değişiklikler, zayıflıkları giderme, toplumu zor gerçekle yüzleşmenin gerekliliğine ikna etme ve gelecek için kapsamlı bir proje oluşturmayı gerektiren, alışılmadık çözümler yoluyla başa çıkma yeteneğini kastediyoruz.

Krallığın liderlerinin tarihi bunu kanıtlıyor. Kral Abdulaziz ülkeyi birleştirerek parçalanmışlığı sona erdirdi ve merkezi bir devlet kurdu. Kral Suud döneminde Krallık, Arap milliyetçiliğinin yükselişiyle karşı karşıya kaldı ve Bağlantısızlar Hareketi'ne katıldı. Kral Faysal, Abdunnasır ile olan anlaşmazlıklarının üstesinden gelmeyi başardı ve ardından Filistin davası için mücadelede petrolü bir silah olarak kullandı. Ardından Kral Fahd'ın Kuveyt'i özgürleştirme kararı geldi, bunu Kral Abdullah'ın burslar ve kadınlar üzerindeki kısıtlamaların hafifletilmesiyle ilgili girişimleri izledi. Bu adımlar kademeliydi ve krizlere verilen yanıtlardı. Krallık tarihinde niteliksel bir sıçrama olan 2030 Vizyonu girişimi ise bunların en sonuncusudur. Bu vizyon, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın bir model olacağına güvendiği, kendi sözleriyle bölgeyi Doğu'nun İsviçresi'ne dönüştürecek bir gelecek inşa etmek için devlet, ekonomi ve toplum arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayarak, geçmişle bir kopuşu değil, aksine geçmişin bugünle devamlılığını temsil eden yeni bir süreç başlatıyor. Ne var ki, son yıllarda bölgesel tehditlerin artmasıyla birlikte, bu dönüşümü korumanın yalnızca güce değil, aynı zamanda liderlik tarafından benimsenen politikalara da dayalı bir güvenlik politikası gerektirdiği açıkça ortaya çıkmıştır; bu politikalar uluslararası ilişkilerin beş temel kavramıyla özetlenebilir.

Birincisi, siyasi gerçekçilik: Dünyayı olmasını istediğimiz gibi değil, olduğu gibi görmek, askeri gücü ve caydırıcılığı güçlendirirken, tek bir rotaya bağımlılığın risklerini azaltacak alternatifler geliştirmektir. Kızıldeniz üzerinden petrol ihracat rotalarının geliştirilmesi de böyle bir adımdır. İkincisi, güç dengesi ve tehdit dengesi: Devletler yalnızca komşularının gücünden değil, aynı zamanda düşmanca niyetlerinden ve yayılmacı ideolojilerinden de korkarlar. Bu nedenle, ittifaklar ve ortaklıklar, tehditlerin maliyetini artırmanın ve rakipleri hesaplarını yeniden gözden geçirmeye zorlamanın bir aracına dönüşür. İşte bu noktada Suudi Arabistan'ın bölgesel ve uluslararası güçlerle olan ortaklıkları önem kazanıyor; tıpkı 2023 Pekin Anlaşması'nda İran ile ilişkilerin yeniden kurulmasının, çatışma riskini azaltmak için yapılan salt diplomatik uzlaşmanın ötesine geçen bir değer kazanması gibi. Üçüncüsü, güven oluşturma, erken uyarı ve arabuluculuk yoluyla çatışmaların savaşa dönüşmeden önce önlenmesine dayanan önleyici diplomasidir. Krizlerin birikmesine ve güç kullanımının tek seçenek haline gelmesine izin vermek yerine diyalog için çabalamanın anlamı da budur. Dördüncüsü, stratejik derinlik: Güvenlik sınırlarda başlamaz, çevredeki ortama da uzanır; Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı bu derinliğin bir parçasıdır. Bu nedenle, Yemen'in istikrarı, deniz güvenliği ve lojistik alternatiflerin sağlanması, Suudi Arabistan güvenliğinden ayrı konular değil, güvenlik çerçevesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Beşincisi, stratejik esneklik: Devletin şokları absorbe etme, işlevlerini yerine getirmeye devam etme ve temel hedeflerinden vazgeçmeden değişen koşullara uyum sağlama yeteneğidir. Bu esneklik, Suudi Arabistan liderliğinin eylemlerinde açıkça görülmektedir.

Bu kavramların uygulanması, Suudi Arabistan liderliğinin değişimleri yorumlama ve olayları öngörme, çözümler geliştirme ve Krallığın geleceğini tasavvur etme yeteneği, geçmiş ile bugün arasında sürekli bir bağlantı ve gelecek için bir yapı taşı oluşturmaktadır. Bu miras alınan yetenek, Hegel'in tarihsel lider vizyonu gibi çok anlamlı kavramlarla örtüşmektedir. Hegel’e göre, tarihsel lider, tarihin akışındaki derin yönelimleri kavrayan ve bunları gerçeğe dönüştürmek için siyasi irade gösteren kişidir. Burada lider, bir boşluktan tarih yaratmaz, çağının koşullarının dışında da hareket etmez. Aksine, gizli fırsatları yakalar ve onlara siyasi bir biçim verir. Bu nedenle, liderliğin değeri yalnızca bir krizi aşma yeteneğiyle değil, krizleri fırsatlara, kısıtlamaları seçeneklere ve mevcut gerçekliği devletin çıkarlarına ve geleceğine daha uygun yeni bir gerçekliğe dönüştürme yeteneğiyle ölçülür.

Bu bağlamda, mevcut Suudi liderliğinin tarihsel liderlik niteliklerine sahip olduğu görülebilir. Zira sadece krizleri yönetmekle kalmıyor; devleti, ekonomiyi ve toplumu yeniden şekillendirmeyi ve Krallığın stratejik manevra alanını genişletmeyi amaçlıyor. Ancak bunu kesin olarak belirleyecek olan yalnızca tarihtir. Eğer 2030 Vizyon’u hedeflerine ulaşmaya devam ederse, keza liderlik daha çeşitlendirilmiş bir ekonomi inşa etmeyi, askeri kapasitesini güçlendirmeyi, kendisine ve bölgeye dayatılan savaşların üstesinden gelmeyi başarırsa, o zaman bu aşama sadece bir reform dönemi olarak değil, Suudi Arabistan devletinin tarihinde bir dönüm noktası olarak görülecektir.

Güvenlik ve Tarih Konferansı'nda, zeki katılımcı, Suudi liderliğinin sadece Krallığın tarihindeki bir aşamayı yönetmekle kalmayıp, tarihin seyrini yeniden şekillendirmeye de katkıda bulunduğunu fark edecektir.

Tarihsel liderliğin özü; liderin çağının ruhunu anlamasında, anın ötesini görmesinde ve mümkün olanı gerçeğe dönüştürme iradesine sahip olmasında yatmaktadır.