Ahmed Mahmud Ucac
Lübnanlı yazar
TT

Samson seçeneği ve Mekke Anlaşması diplomasisi arasında İran

Siyasette bir söz vardır: Savaş başlatmak kolaydır, bitirmek zordur. İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri, İran ile savaşlarında tam olarak böyle bir durumu yaşadılar. ABD Başkanı Donald Trump zafer ilan etti, İran'ın (yeni) liderleri de zafer ilan etti, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise zaferi İran rejiminin devrilmesine bağladı. Bu çelişkilere rağmen, inkâr edilemez bir gerçek var: Savaş, Ortadoğu'nun bütün haritasını değiştirme yolunda ilerliyor. Savaştan sonraki İran, eskisiyle aynı değil. Vekil milisleri daha az etkili hale geldi ve bu da İran'ı proaktif bir savunma stratejisinden doğrudan bir saldırı stratejisine geçmeye zorladı. Bu saldırı stratejisinin benimsenmesiyle, İsrail ve İran arasındaki savaş, teslim olmanın veya geri çekilmenin mümkün olmadığı, varoluşsal bir savaşa dönüştü. Trump'ın iktidarda olması ve İsrail seçimlerinden sonra Netanyahu'nun hükümette kalmasıyla, taraflar geri adım atmayı veya uzlaşmayı reddettiği sürece, çatışmanın tırmanması kaçınılmaz hale geldi. Bu inat, diplomasi kapılarını kapatıyor ve diğer tarafın geri adım atacağına dair inanca dayalı olarak gerilimi artırmaya kapı açıyor. Bu inançla savaş kaçınılmaz ve bununla birlikte tüm bölge büyük değişikliklere açık hale geliyor.

Bu değişikliklerin göstergeleri hem bölgesel hem de uluslararası düzeyde mevcut. Bölgesel olarak, bölge ülkeleri arasında, topraklarında yaşanacak bu çatışmada hiçbir çıkarları ve menfaatleri olmadığına dair bir kanaat var. Bu ülkeler esasında çatışmayı düşünmedikleri, düşmanlık beslemedikleri ve hiçbir hırsları olmadığı, aksine asıl kaygıları altyapılarını geliştirmek ve İran ile komşuluk ilişkilerini güçlendirmek olduğu için büyük zarar göreceklerinin farkındalar. İran'ın kafasını karıştırmak için ABD'yi hedef alan, bölge ekonomisini ve dolayısıyla küresel ekonomiyi tehdit eden saldırılarıyla karşı karşıya kalacakları için bölge ülkeleri, kendilerini hedef alabilecek her türlü saldırıya karşı güçlü bir duvar inşa etmeyi amaçlayan yeni bir gerçeklik oluşturmaya başladılar. Aynı zamanda, yıkıcı bir savaşın etkisini azaltmak için diplomasi ve arabuluculuk faaliyetlerini de devreye sokuyorlar. Bu eğilim, bazıları savaştan önce, bazıları ise savaştan sonra kurulan ittifaklarla somutlaşıyor. Savaş öncesi imzalanan İbrahim Anlaşmaları daha da güçlendi ve ilgili taraflar seçimlerinin doğru olduğuna daha da ikna oldular. Öte yandan, imzalayanların (Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye) saldırıya uğrayan ülkenin topraklarını savunmayı taahhüt ettiği Mekke Anlaşması ortaya çıktı. Mısır'ın da anlaşmaya katılacağına ve belki de diğer İslam ülkelerinin de katılacağına dair güçlü işaretler var. Bu oluşumlar ve ittifaklar saldırı değil, savunma amaçlı ve saldırgana tek başına herhangi bir ülkeyi hedef alamayacağına, bu durumda önemli askeri, diplomatik ve ekonomik ağırlığa sahip ülkelerin ittifaklarıyla karşı karşıya kalacağına dair açık bir mesaj göndermeyi amaçlıyor. Böylece, saldırgan, ideolojik olarak derinden yönlendirilmiş olsa bile, hesaplarını ve beklentilerini yeniden gözden geçirmek zorunda kalacaktır.

Şüphesiz ki İran sessizliğine rağmen, milis kuşağını kaybettikten sonra bu gelişmeleri gerçek bir tehdit olarak görüyor. Olayların gidişatına bakıldığında, şimdi iki seçeneği bulunuyor: Kesinlikle reddettiği teslimiyet veya Samsonvari bir mücadele, yani tapınağı herkesin başına yıkmak. Bu Samsonvari mantık akıl dışıdır çünkü bölge ülkelerine muazzam zarar verecek ve buna karşılık İran'ı tamamen yok edecektir. Bunun nedeni, bölge ülkelerinin yeni ittifakları aracılığıyla bunu fark etmeleri ve savunma kapasitelerini güçlendirerek, kendilerine zorla dayatılması durumunda bir çatışmaya yeterince hazırlanmalarıdır. Mekke Anlaşması ülkelerinden bir heyetin Tahran ziyareti, İran'ı daha rasyonel olmaya ikna etmek, intihar ve bölgeye yıkım getirme yolundan geri döndürmek için diplomatik bir pencere açma fırsatı sunuyordu. Rasyonel bir yaklaşımla hareket eden Mekke Anlaşması ülkeleri, İran'a ABD ile müzakerelerinde yardımcı olmayı, bir çıkış yolu bulmayı, tıpkı İran'ınki gibi bölgesel hakimiyeti genişletmeyi amaçlayan Netanyahu'nun planlarını engellemeyi ve herkes için barışı garanti altına alacak askeri dengeler oluşturmayı hedefliyorlar. İran'dan gelen seslerden anlaşıldığı kadarıyla, liderlik bu samimi diplomatik isteği henüz kavrayamamış ve hatta bu belirleyici savaşta Çin ve Rusya'ya bel bağlamaya devam ediyor gibi görünüyor. Oysa Çin, ABD'nin enerji ve stratejik su yolları üzerindeki hakimiyetinin gerilemesini memnuniyetle karşılarken, onunla ticaretine zarar verecek ve Arap müttefiklerine karşı güvenilirliğini zedeleyecek dolaylı bir savaş istemiyor. Aynı şekilde Rusya, Trump ile pazarlık kozu olarak İran'a küçük miktarlarda yardım sağlıyor ve Trump'ın onun lehine adımlar atması, petrol ambargosunu kaldırması ve Alaska'da değerli madenlerin çıkarılması için kendisi ile anlaşmalar imzalaması bunda başarılı olduğunu gösteriyor gibi. İran ve diğer konular nedeniyle Rusya'nın Trump ile yakınlaşması, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e ABD ve Çin arasında denge kurma ve ikisinden birinin pençesine düşmek zorunda kalmaktan kaçınma olanağı sağlıyor. Böylece, uluslararası denklem, Çin'in bölgede Amerika Birleşik Devletleri'nin yerini almak istemediği, aksine ticaretini güçlendirmek için Amerikan rolünden faydalanmayı ve aynı zamanda bölgedeki ülkelerle hem ticari hem de belki gelecekte askeri ittifaklarını genişletmeyi amaçladığı inancıyla şekilleniyor. Rusya da bölgeye dönüşünün zor olduğunun farkında ve bu nedenle Ukrayna'ya odaklanarak, sanayisini, ticaretini ve ekonomisini canlandırmak için ABD'ye açılmayı umarak, taleplerinin azami düzeyde karşılanmasını sağlayacak bir anlaşmayla savaşı sona erdirmeye çalışıyor.

İran liderleri bu değişikliklerin farkındalar ve şüphesiz ki bunların tuzaklarından kaçınmaya çalışıyorlar, ancak ideoloji ve tavizlerin yalnızca daha fazla taviz getireceği ve ABD'nin garantilerine güvenilemeyeceği inancıyla kısıtlanmış durumdalar. Bu nedenle, Samson seçeneği kaçınılmaz tercihleri olmaya devam ediyor. Mekke Anlaşması'nı imzalayan ülkeler bu seçimin tehlikelerini biliyorlar; bu nedenle Tahran toplantısı, İran'ın daha rasyonel olmasını sağlamak için son bir fırsattı.