Kifah Mahmud
TT

Kürt rüyası ve Arap birliği dersi

Kürtlerin ne bağımsız bir devlet rüyası ne de parçalara ayrılmış vatanlarının tek bir oluşum halinde birleşmesi umudu, herhangi bir gerekçeye ihtiyaç duymamaktadır. Bu, kendi kaderini tayin etme anlaşmalarında yer alan bir haktır ve tıpkı onlardan önce Arapların kalbinde yer eden birlik hayali gibi her Kürt'ün kalbinde yer alan bir özlemdir. Ancak meşruiyet bir şey, uygulanabilirlik ise başka bir şeydir. Düşünmeye değer soru; “Kürtlerin hayal kurma hakkı var mı?” değil, “Hayali mümkün kılan nedir? Ve onu taraftarları için bir yük haline getiren nedir?” sorusudur.

Arap deneyimi bu soru için ender bir örnek sunmaktadır, çünkü Araplar, Kürtlerin sahip olmadığı şeylere sahiptir: Yirmiden fazla egemen devlet, tek bir dil, uluslararası kuruluşlarda yer alma hakkı ve onları birleştiren bölgesel bir birlik. Yine de, iki devlet arasında bile entegrasyon projeleri başarısız oldu. Mısır ve Suriye arasında kurulan Birleşik Arap Cumhuriyeti üç yıldan fazla sürmedi (1958-1961) ve Irak ile Ürdün arasındaki Haşimi Birliği birkaç ay içinde dağıldı. Arap Cumhuriyetleri Federasyonu sadece teorik bir kavram olarak kaldı ve 1990'daki Yemen birliği bile sadece dört yıl sonra savaşa sürüklendi.

Buna karşılık, toplumlarının içinden doğan ve gerçeklikleriyle birlikte gelişen birleşme deneyimleri kalıcı oldu: Kral Abdulaziz tarafından Suudi Arabistan Krallığı'nın birleştirilmesi ve her emirliğin özgünlüğüne saygı duyan ve yıkıntılar üzerinde değil ortak noktalar üzerinde yükselen birleşme yoluyla 1971'de Birleşik Arap Emirlikleri'nin kurulması gibi. Buradaki fark niyetlerin samimiyetinde değil, yaklaşımda yatıyor; sloganlarla dayatılan birlik, ilk çıkar sınavında çökerken, birikmiş çıkarlar üzerine inşa edilen birlik kalıcı olur.

Devletler bir devlet iken bütünleşmeyi başaramazken, Kürtler çifte bir ikilemle karşı karşıya bulunuyorlar; zira onlar birleştirici bir formül arayan devletler değil, her biri farklı bir siyasi sisteme, farklı bir güvenlik doktrinine ve büyük güçlerin hesaplarıyla kesişen bölgesel hesaplara sahip, dört ülkeye yayılmış bölgelerdir. Irak Kürdistanı, kendi kurumları ve parlamentosu olan anayasal bir federal varlıktır. Türkiye'de Kürt meselesi, güvenlik mantığı ile siyaset mantığı arasında gidip gelmektedir. İran'da, sıkı bir merkezi yönetim tarafından yönetilen bir dosyadır ve Suriye'de ise yeni devlet denkleminde yerini aramaya devam eden bir arenadır.

Dahası, coğrafya acımasızdır; denize erişimi olmayan, dört tarafı karayla ve bağımsız bir Kürt varlığını birliklerine tehdit olarak gören başkentlerle çevrili bir bölge. Buna, bir asırlık zorunlu ayrılık boyunca biriken sosyal, dilsel ve siyasi çeşitlilik de ekleniyor; böylece her bölgenin kendi elitleri, öncelikleri ve farklı bir tarihi oldu.

İnsaflı olup, Kürtlerin kendi başlarına başarısız olmadıklarını, aynı zamanda başarısız olmak zorunda bırakıldıklarını da kabul etmemiz gerekir. Sevr Anlaşması’nı bir rafa kaldıran Lozan Antlaşması'ndan, kuruluşundan bir yıldan kısa bir süre sonra yıkılan Mahabad Cumhuriyeti ve 2017 referandumuna verilen bölgesel ve uluslararası tepkilere kadar, aynı denklem tekrarlandı: Kürtler devletleşmeye yaklaştıkça, rakip başkentler, başka hiçbir konuda anlaşamasalar bile, bunu engellemekte birleşip anlaştılar.

Ancak, yalnızca başarısız edilme teorisi ile yetinmek, gerekli öz eleştirinin yapılmasını engeller. Partizan bölünmeler, birleşme projesi yerine dar bağlılıklara öncelik verilmesi ve 1990'lardaki iç çatışmalar, rakiplere ordularının kazandıramadıklarını kazandırdı. Dahası, uluslararası güçler hakları ele alırken soyut adalete değil, istikrar ve öz çıkara dayanırlar. Nitekim Kürdistan Bölgesi, slogan çıtasını yükselterek değil, terörle mücadelede istikrarlı bir ortak ve her kesimden yerinden edilmiş insanlar için bir sığınak olduğunu kanıtladığında uluslararası itibarını kazandı. Bu, dikkatlice düşünülmesi gereken bir denklemdir: Tanınma, sözlerle talep edilmeden önce eylemlerle kazanılır.

Bu gerçeğe karşılık, lider Mustafa Barzani ve daha sonra başkan Mesud Barzani tarafından temsil edilen bir siyasi düşünce ekolü belirginleşti. Bu ekol, yüzeyde basit ama sonuçları derin olan bir ilkeye dayanıyor; Kürdistan'ın kendine özgü koşulları ve karmaşıklıkları vardır. Bir parçanın modelini diğerine dayatmak veya bir bölgeyi diğerinin çatışmalarında bir piyon haline getirmek kabul edilemez. Bu ilke, ulusal hayalden vazgeçmek değil, aksine onun rasyonel bir şekilde yönetilmesidir. Böylece her bir parça diğerlerinin savaşlarının bedelini ödemekten korunur, komşu ülkelerin sınır ötesi tehditler bahanesiyle müdahale etme bahanesini ortadan kalkar ve her Kürt halkı kendi imkanlarıyla ve döneme göre önceliklerini belirleme hakkına sahip olur. Bu durumda, mümkün olan nedir?

Eğer yakın gelecekte siyasi birleşme neredeyse imkansız görünüyorsa, alternatif umutsuzluğa kapılmak değil, bu büyük rüyayı ulaşılabilir aşamalara bölmektir. Birinci aşama, Kürdistan Bölgesi'ni iyi yönetişim, kalkınma ve birlikte yaşamanın başarılı bir modeli olarak pekiştirmektir; çünkü başarılı bir model, her türlü söylemden daha etkilidir ve her türlü slogandan daha fazla tanınırlık kazanır. İkincisi, her bir ülkenin özel koşullarına göre demokratik ve anayasal yollarla, devlet içindeki her bir bölgenin kültürel ve siyasi haklarını güvence altına almaktır; pervasız maceralar yoluyla değil. Üçüncüsü, sınırları tedirgin etmeden veya ortadan kaldırılmasını talep etmeden, dil, hafıza ve çıkarlar bakımından ulusun birliğini koruyarak, bölgeler arasında kültürel, entelektüel ve ekonomik bir bütünleşme inşa etmektir.

Ulusların birliği, sınırlarının sayısıyla değil, onları birleştiren şeyin gücüyle ölçülür. Sınırlarından önce kültürünün ve çıkarlarının birleştirdiği bir ulus, bir gün duygular alevlendiğinde değil, koşullar olgunlaştığında oluşumunun biçimini belirleyebilecektir.

Arap dersi bize birliğin söylemlerle sağlanamayacağını, Kürt deneyimi ise bağımsızlığın dileklerle elde edilemeyeceğini öğretti. Rüya ile mümkün olan arasında duygularla değil, sabırlı bir siyasi zihinle aşılabilecek bir mesafe vardır; bu zihin, bilgelikle yönetilen bir rüyanın canlı kalacağını, aceleye getirilen bir rüyanın ise nesiller boyu ertelenecek bir hayal kırıklığına dönüşebileceğini bilir.