Gassan Şerbil
Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni
TT

Sözlükler, füzeler ve gökdelenler

Belirli bir çağa mensup olmak, sinemaya gitmeye benzemez. Burada koltuğunu ayırmak için bir bilet almak yetmez. Mesele bundan çok daha karmaşık ve içinden çıkılması çok daha zordur. Bunun için aynanın karşısında cesaretle durup bazı eski düşünce, boş hayal ve kuruntularını çıkarıp atmaktan başka bir çaremiz yoktur. Sözlüğümüzü masaya koyup değişmesinin zor olduğunu düşündüğümüz sözcükleri ve kavramları yeniden test etmeliyiz. Düşüncelerimiz ve tasavvurlarımız arasında bir iç savaş çıkarsa da o kapıyı aralamaya cesaret etmeliyiz. Zaman, toplum, diğerleri ve dünya ile ilişkimizi gözden geçirmeliyiz. Fakat geçmişin daha iyi olduğuna inandığımız sürece geleceğe yönelemeyiz. Elbette görevimizin ve geçmişten kurtulmamızın kolay olduğunu iddia etmiyorum. Ama günümüzde Araplar bir dönemecin eşiğinde ve artık bir karar almaları gerekiyor.  Bu konuda sert tartışmalara şahit oluyoruz. Dolayısıyla ya yatağımızda uyumayı ve atalarımızın sözlükleri ile örtünmeyi sürdüreceğiz ya da torunlarımıza layık bir geleceğin inşasına katkıda bulunacağız.
Yüzyıllar boyunca başımızı “benzemek” yastığına koyarak, zamanı üst üste biriken taşlardan ibaretmiş gibi görerek uyumayı sürdürdük. Bölgemizin içinde bulunduğu şartlar; gelecek vaat eden doğumlara şahit olmamızı engelledi. Burada ne Fransız devrimi ne de Sanayi Devrimi veya Rönesans’a benzer şeyler yaşanmadı. Ama bunlar geçmişte kaldı. Bugün ise çağımız bir kez daha bize saldırıyor ve bizleri sınıyor. Cebinizde uyuyan telefona bir dokunun. Cep telefonlarımız en büyük gezgine, en başarılı casusa ve hiç uyumayan bir gazeteciye dönüştü. Tüm dünya ses ve görüntü, bilgi ve soru olarak cebimizin içinde. O yüzden artık seçmek bizim elimizde. Zehir sözlüklerimize sızmayı başardı. Hal böyle iken dermanı boşuna atalarımızın çekmecelerinde aramayalım.
Büyük yorgunluklara, parçalanmalara ve rehabilitasyona mal olsa da çağımızla temas kurmaktan başka çaremiz yoktur. On yıl öncesinde olduğumuz gibi bugün gazetecilik yapmamız mümkün değildir. Aynı şekilde hiç değişmeden on yıl öncesinde olduğu gibi bakan, subay, profesör, mühendis, yönetici olamayız. Aynı şey hükümetler için de geçerlidir.
Yaşadığımız çağdan, gerçeklerden, olaylardan, devlet ve kurumları kavramından kopuk olmamız bizlere ülkelere, şehirlere, büyük bir insan kaybına ve mali zararlara mal olmuştur.
Dubai Emiri Şeyh Muhammed bin Raşid El-Mektum’un Şarkul Avsat’ta yayınlanan röportajının ardından Libyalı bir dostum, beni arayarak röportajda ilgisini çeken bölüm ile ilgili görüşlerini bana anlattığında doğrusu aklıma bu düşünceler geldi. Muhammed bin Raşid’in Muammer Kaddafi’nin kendisini arayarak Trablus’un “yeni Dubai” ve Afrika’nın ekonomik başkenti olmasını istediği sözlerini alıntılayan dostum bu konuda şunu söyledi: “Hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu ve farklı uyruklardan insanlara kucak açabilecek modern bir şehir inşa edebilmek için Kaddafi rejiminin sahip olmadığı bir zihniyete ve onun döneminde var olmayan kurumlar gerekiyor.” Hem Kaddafi hem de rejimini çok iyi tanıyan dostum ardından şunu ekledi: “Bazı ülkelerimiz, maalesef İkinci Dünya Savaşı hatta daha da öncesinde geçerli olan zihniyete sahip kişilerin yönetiminde kaldı. Bu kişilerin dünyada bir benzeri yoktu. Dünyayı tanımıyorlardı ve tek dertleri yönetimde kalabilmekti. Bu nedenle, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının arkasındaki derin nedenin; çağa ayak uyduramamak ve vatandaşlara iyi bir hayat için gereken şartları sağlayamamak olduğunu anlamadılar. Bu tür rejimler üniversiteler ve eğitimden çok güvenlik ve istihbarata önem verdiler. Altyapıya önem vermek, gökdelenler inşa etmek ve yatırım yapmaktan çok  füze satın almayı ve depolamayı tercih ettiler. Vatandaşların sadece rejimin ve devrimci meclislerinin gölgesine sığınmakla ekmeğini ve gelirini koruyabileceğine inandılar.”
Arap hükümetlerinin; Arap-Arap ilişkilerini karşılıklı çıkarlar ilkesi temelinde inşa etmenin önemine dair farkındalığının arttığına dikkatimi çeken dostum; bu karşılıklı çıkar ilkesinin Avrupalılara savaş hayaletini kovmakta yardımcı olduğunu, yaşlı kıtayı uluslararası düzeyde hem siyaset hem de ekonomide önemli bir oyuncuya dönüştürdüğünü anlattı. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın başlattığı 2030 Vizyon’u çerçevesinde Suudi Arabistan’ın şahit olduğu reform ve modernleşmenin hem Arap hem de İslam dünyasında derin izler bırakacağını umduğunu belirten dostum;  Mısır hükümetinin ve Ürdün’ün ekonomiyi iyileştirmek için hayata geçirdikleri ciddi ve zor icraatların da altını çizdi.
Kaddafi Trablus’ta yeni bir Dubai inşa etmeyi başarmış olsaydı Libya’da bugün yaşananların yaşanmayacağını ve Kaddafi’nin kaderinin de çok daha farklı olacağını söyleyen dostum bunun Irak ve Saddam Hüseyin için de geçerli olduğunu kaydetti. Ama tarihi geçmiş bir sözlükle modern bir şehir inşa etmenin imkansız olduğundan, bugün Trablus ve Bağdat’ın aslında turistler ve yatırımcılarla dolu, gerekli tüm olanakların bulunduğu şehirler olabilecek iken sadece o eskimiş korku ve baskı sözlüğüne bağlı kalındığı için ülkelerin yıkıldığından ve insanların hayatlarını kaybettiğinden bahsetti.
Günümüzde bölgemizin aynı anda hem istikrar hem de gelişim olmak üzere iki savaşı birlikte yürüttüğünü, Arapların bir yandan rollerini ve çıkarlarını muhafaza etmelerine ve reformlar aracılığıyla bir modernleşme savaşı yürütmelerine imkan verecek, bölgede dengeleri yeniden sağlayacak bir istikrar savaşı yürütülürken diğer yandan dünya, bu çağ, insanların ihtiyaçları ve beklentilerini ele alırken yeni bir sözlüğe dayanması gereken bir gelişim savaşını yürüttüklerini anlattı. Bu iki savaşta da başarılı olmanın; eski korkuların çemberinden kurtulmaya ve ülkelerin rollerini stratejik ortaklıklar, karşılıklı çıkarlar ve deneyim paylaşımı çerçevesinde belirlemelerine bağlı olduğunu belirtti.
Ülkeler içinde ve arasındaki ilişkilerde eski sözlüklerden kurtulmamız gerektiği bir sır değildir. Arap öğrencilerin yeteneklerini geliştiren,  gelişim, değişim, rekabet ve icatlar çağına ait olduklarını hissetmelerini sağlayacak bir eğitim modeline ihtiyacımız vardır. İnsanların hayat koşullarını daha iyi hale getirecek, gençleri cezbeden, onları intihara sürükleyen, kalmayı ya da göç edip gitmeyi seçseler de vatanlarına hizmet etmekten alıkoyan o ümitsizlik dalgasını ortadan kaldıracak gerçek bir kalkınma çabasına ihtiyacımız bulunmaktadır. Sözlüklerini yenileyen ülkelerin geçmişe bağlı kalan ülkeleri geçtiğini, kalkınma alanında başarılı olan ülkelerin bir silah deposuna dönüşen ülkelerden daha güçlü olduğunu, gökdelenler inşa eden ülkelerin bugün ömrünü hendekler kazmakla harcayan ülkelerden daha güçlü olduğunu unutmamalıyız.