Arjantin’in başkenti Buenos Aires’teki G20 Zirvesi çalışmalarının başlamasıyla şu soru zihinlerdeki yerini koruyor: Adil ve sürdürülebilir kalkınma hayali hala hedeften uzak mı? Beklenmedik bir ütopya haline dönüşmüş olabilir mi?
G20 topluluğu, dünyayı zayıflatan Amerikan mali krizi nedeniyle 2008’de Washington’da bir araya gelmişti. On yıl sonra işte şimdi, ABD’nin tarihi-coğrafi arka planında zirve bir kez daha gerçekleşiyor. Dünya, insanlığın 30’lu yıllarda tanık olduğu büyük küresel durgunluğun serüvenini hazırlayabilecek ekonomik felâketin bir yılını geride bırakmış durumda. Demem o ki tarih, kendini tekrar ediyor ve Karl Marx’ın ifadesiyle bu bir dramdır.
Zirve katılımcısı olan yirmi dünya liderinin demografik açıdan dünya nüfusunun üçte birini temsil ettiğini aklımızdan çıkarmazsak Arjantin zirvesi büyük önem kazanır. Bu temsil edilen üçte birlik kesimin taşıdığı değerin ekonomik tarifini de yapalım: Dünya toplam üretiminin yaklaşık yüzde 85’i; küresel ticaretin yüzde 75’i; mevcut yatırımların ve çoğunlukla gerçekleşecek olanların da yüzde 80’i.
Katılım yalnızca yirmi devletle sınırlı değil. Westfalia tipi devletin emarelerinin gerek ekonomik gerek siyasi bakımdan BM oluşumları lehine günden güne eridiği bir dünyada güçlü bir figür haline gelen uluslararası örgütler ve başka topluluklar da zirvede varlık gösteriyor. Hedef, küresel meseleleri masaya yatırmak ve insanlığın karşısına dikilen çeşitli meydan okumalara karşı koyacak küresel politikalar geliştirmek üzere bir fikir birliği meydana getirmek.
G20 Zirvesi bu defa ‘adil ve sürdürülebilir kalkınma için görüş birliği yaratma’ niyetiyle yola çıkıyor. Ancak maalesef ki küresel gerçeklik, bu bağlamda pek ümit vaat etmiyor. Hele de milliyetçilik çatışması ve köktenciliğin güçlü nağmelerinin geri döndüğü bir havada. Tüm bunlar, kapsamlı evreleri ile özsever/narsist içe dönüşleri, tüm insanlığın yararına olan evrensel uyumdan daha güçlü bir hale getirir.
Zirve, üzerinde durmaya değer birçok etkenden ötürü de dünya için oldukça kritik ve önemli bir zamanda gerçekleşiyor. Öncelikle dünya çapında medeniyet odaklarının değiştiği bir durumu yaşıyoruz ki bu büyük bir sorundur. Nitekim dünyanı merkezi, her birkaç yüzyılda bir, bir medeniyetten bir diğerine; bir insan topluluğundan başka bir topluluğa el değiştiriyor. Bu durum, ana merkezler ile etrafını çevreleyen sınırlar arasında bir tatsızlık yaratıyor. Bir yandan Asya öte yandan Avrupa ve ABD arasında yaşananlar, ne kastettiğimizin en büyük göstergesi.
Adil ve sürdürülebilir kalkınma rüyası, artık sosyologlar ve sosyal adalet filozoflarının sınırlılığında kalmış bir istek değil, dünya çapında yaygın bir talep haline geldi. Bununla birlikte yeryüzüne çeşitli çatışmaların gölgesi düşmüşken bu rüyanın gerçekleşmesi biraz zor. Mesela Washington ve Pekin ya da Brüksel ve Washington arasında olup bitenler, Avrasya hayalini orta vadeli de olsa gerçekleşebilir bir varsayım haline getiriyor. Bu da demek oluyor ki önümüzdeki on yıllarda dünyanın biçimi değişecek.
Zengin kuzey ile yoksul güney arasında eşi görülmemiş bir farklılık varken dünya çapında adil ve sürdürülebilir bir kalkınma hayalinin nasıl gerçekleştirilebileceği sorulabilir. Özellikle de Afrika’dan Avrupa’ya yasadışı yollarla gerçekleşen göçlerde de tanık olduğumuz üzere insan hareketliliğini ve büyük toplulukların kütleler halinde yer değiştirmesini dikkate aldığımızda. Bundan dolayı Amerika, Avrupa ve Japonya’dan oluşan geleneksel kapitalist üçgenin geleceğe dönük faaliyetlerinin iç yüzünü bilenler, Washington’daki Pew Araştırma Merkezi’nin yürüttüğü bir ankette geleceğe dair endişe ve karamsarlıklarını dile getirdiler.
Yirmi ülke liderinin masasında ortaya sürülmüş sorular, özellikle işi ve gıdası bakımından insanla ilişkili olması dolayısıyla son derece köklüdür. Bu sorular istikrarın ve barışın önemli bir unsuru olmasından ötürü öncelikle gıda temini ile ilgilenir. Gelecek nesiller için sağlanan gıda, tarım ürünlerinin artırılması için sürdürülebilir araçlar anlamı taşısa gerek.
Bu konunun hassaslığı, Amerikan düşünce dünyasının en köklü merkezlerinden biri olan ve New York’ta yer alan Dış İlişkiler Konseyi’ni zamanın en karmaşık sorunlarından biri yani küresel iklim krizi ile kesişim noktasında yer alan gelecek gıda sorununa dikkat çekmeye sevk etti. Dünya, zenginlerin yanındaki yoksullar ve ezilmişler için de nasıl azık temin edebilir? Ama tabi, çevreyi tahrip etmeden yani ürünleri, hayvansal çeşitliliği ve ormanları bozup nehirleri ve yeraltı sularını tüketmeden. Zira böyle bir şey, doğanın insan karşısındaki bir devrimi ve yarının çocuklarının mavi gezegen üzerinde yaşamaktan mahrum edilmesi anlamına gelir.
İş fırsatlarına gelince bu, zirve tartışmalarının öncelikleri arasında yer alıyor. Israrla sorulan soru şu: Teknolojik gelişme ve insan unsuruna ihtiyaç hissettirmeyen makinelere bağımlılığın artmasına karşılık el emeğinin akıbeti nece olur? Cevap bizi ikiden fazla seçeneği olmayan bir yola sokar. Ya makine insana baskın gelecek yani Hollywood ekranlarının son zamanlarda bize müjdelediği robot devrimi yaşanacak ya da insan makine ve sermaye sahiplerine karşı devrim yapıp öyle ya da böyle en düşük ama insan gücüne alan açan makine seviyesine geri dönüş yapacak.
Dünyayı saran büyük patlama şu iki şeyin dışında kalmayacak: Son zamanlarda belirtilerine tanık olduğumuz sosyal adaletsizliğin sebep olacağı insani kargaşa veya önüne katıp götüren yıkıcı doğa öfkesi.
İnsanlık gemisi su alırken birçokları onun dümeni uğruna çekişiyor. Ama öfkeli dalgalar herkesin hayatını tehdit ediyormuş, kimin umurunda!
Son söz yerine bir soru sorayım: Bu tecrübelerden ders çıkarmamız ve mevcut bataklıktan kurtulma isteğini içimizde uyandırmak için insanlığın geçmiş tecrübeleri yetmez mi?
TT
G20 Zirvesi: Adil ve sürdürülebilir kalkınma hayali
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة