Demokrasilerde kamuoyu; aceleci, tehlikeleri önemsemeyen ve vefasız bir at gibidir. Politikacıları saraya taşıyan azgın bir dalgaya benzer. Bürokratik, siyasi ve psikolojik engelleri unutarak iktidara taşıdığı kişiden yetkilerini aşan mucizeleri yaratmasını talep eder. Bu mucizelerle gerçekleştirmekte ve onu etkilemekte geç kaldığında ise pişmanlığını, hayalkırıklıklarını ve eleştirilerini dile getirmeye ve hesap sormaya başlar.
Günümüzde teknoloiji de bu oyunun kurallarını değiştirmiş ve çok daha zor ve tehlikeli hale getirmiştir. Akıllı telefonlar aracılığıyla her vatandaş bağımsız bir partiye ve her bir bireyin telefonu özel bir gazeteye dönüşmüştür. Herkes istediği gibi yazıp, yorum yapıp, paylaşımlarda bulunup, eleştirip haber ve dedikoduları yayabilir hale gelmiştir.
Sosyal medya araçları; dağınık damlaları bir araya getirip azgın bir ırmağa dönüştürme ve küçük rüzgarları bir araya getirip şiddetli bir fırtına yaratma gücünü elde etmiştir. Geçmişte rejimler sadece partileri, sendikaları ve önde gelen muhalifleri ve isyancıları takip ederken bugün devletlerin tüm vatandaşlarının telefonlarını takip etmek için ne kadar kişiyi görevlendirmesi gerekmektedir ?
Kendisini Elysee Sarayı’na taşıyan o dalgada büyük düşüşler yaşandığına yönelik kamuoyu yoklamalarına rağmen birkaç hafta öncesine kadar Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, gerçekleştirmek istediği büyük hayalleri yine de gerçekleştirme imkanı bulunmaktaydı. Avrupa sahası sadece kendi ülkesi adına değil tüm kıta adına konuşabilecek bir lideri beklemektedir.
Geçen yıllar boyunca Avrupa’nın ortak eylemlerinin omurgası olan Almanya Şansölyesi Angela Merkel kağıtlarını toplayıp gitmeye hazırlanmaktadır. Hem partisinin liderliğinden hem de Şansölyelik koltuğundan feragat etti.
Diğer yandan İngiltere Başbakanı Theresa May AB’den ayrılma işlemlerini tamamlamakla, Brüksel cephesinde savaşmakla, muhaliflerinin ve parti içindeki arkadaşlarının hançerlerinin darbelerinden kaçınmakla meşgul olmaktadır.
Merkel’in emekli olma, May’in ayrılık yolunda ilerlemesinin doğuracağı boşluğu doldurmaya uygun tek aday ise yakın bir zamana kadar Fransa gibi görünmekteydi.
Macron da kendisini bu büyük rol için hazırlamaktaydı. Avrupa şu anda çok iyi bir durumda değildir. Zira Atlantik’in iki yakasına da yanlış anlama hakimdir.
Donald Trump geleneksel Avrupa liderlerinin kabul etmekte zorlanacağı bir dil kullanmakta ve Avrupa’dan kendini savunmak için çok daha büyük sorumluluklar üstlenmesini talep etmektedir. Avrupa liderlerine bir yandan ABD ordusunun yaşlı kıtayı iki kez kurtardığını hatırlatırken diğer yandan ABD’nin müttefiklerinin güvenliğini korumak için cömertçe harcamalar yapmaktan yorulduğu uyarısında bulunmaktadır.
Buna karşılık Vladimir Putin de Batı ve Atlantik ruhunu zayıflatmak için önüne çıkan her fırsatı değerlendirmektedir. Tekrar ana vatan sınırlarına katma bahanesiyle Kırım’ı ilhak etti. Rusya’nın kendisini kuşatma ya da etrafını sarma veya kendisini ikinci dereceden bir güç olarak tanımlama çabalarına sessiz kalmayacağını Avrupa’ya hatırlatmak için Ukrayna’nın istikrarını sarstı.
Sorun sadece ABD-Rusya rekabeti ile sınırlı değildir. Avrupa’nın yeni oluşumunun işaretlerini gördüğümüz yeni dünya düzeninde kendine bir yer bulması gerekmektedir. Çünkü Asya’nın yükselişi medya ve gazetelerin kehanetleri olmaktan çıkıp elle tutulur bir gerçeğe dönüştü.
Günümüzde Pekin, Mao Zedong döneminden beri bildiği en güçlü liderliğin altında yaşamaktadır. Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi, ülkesi için İpek Yolu’ndan çok daha fazlasını gerçekleştirmek istemektedir.
Çin’in yükselişine odaklanmışken aynı zamanda bir sonraki aşamada kendisini ABD, Çin ve Avrupa gibi büyük oyuncuların safına katılmasını sağlayacak olan teknoloji alanında büyük bir ilerleme gerçekleştiren Hindistan’da unutulmamalıdır.
Dünya bugün daha önce hiç olmadığı kadar süprizlerle doludur. Trump’ın Beyaz Saray’a ulaşması basit bir olay değildir. ABD’yi yönetme ve dış ilişkileri ele alma yöntemi en az kendisini yakalamak kadar anlamanın da zor olduğu yeni bir yöntemdir.
Unutmayalım ki ABD değiştiğinde dünya da değişmektedir. Aynı şekilde Putin’in Rusya’sı da hiç kolay bir lokma değildir. Rus Çarı bir yandan kağıtları istediği gibi karıştırıp, dünya stranç tahtasında piyonlarını istediği gibi hareket ettirirken tüm dünyadan da zorla elde ettiği kazanımları kabul etmesini istemektedir.
Tüm bunlar yaşanırken Avrupa ne yapacağını bilmiyormuş gibi görünmektedir. Avrupa evi sanki acele ile inşa edilmiş ve ülkelerinin farklı hızlarda ilerlediğini ve bazen bu hızları uzlaştımanın zor olduğunu görmezden gelmiş gibi görünmektedir.
Aynı şekilde İngilizlerin AB’den ayrılmayı seçmeleri, ama çok geçmeden AB’den ayrılma çağrısında bulunanların aslında ayrılığın yüklerini kaldırabilmek için mantıklı bir planları olmadıklarını keşfetmesi de kolaylıkla es geçilebilecek bir durum değildir.
Kamuoyu; milliyetçi akımların, vergilerden şikayet eden seslerin, siyasi sınıfa duyulan güvenin düşmesinin, sosyal medya aracılığıyla korku ve yanlış haberlerin yayılmasının yarattığı baskı altında bazen bedeli çok ağır olan hatalara düşmektedir.
Fransa’yı Avrupa içerisinde çok daha önemli bir rol üstlenmesi için hazırlamanın hayalini kuran Macron; mevcut dünya sisteminde büyük bir rol oynamak için ülkelerin eski düşüncelerin ağırlığından, kalkınma, ilerleme ve rekabetti engelleyen bahanelerden bağımsız modern bir ekonomiye ihtiyacı olduğunu biliyordu.
Eğer sürekli bir şekilde yeni şartlara adapte olabilen ve yatırımları çekebilen bir ekonomi istiyorlarsa Fransızların acı reçetelere katlanması gerektiğini de biliyordu. Bu nedenle bazı reformları hayata geçirmek istedi. Ama çok geçmeden kamuoyu genç lidere “zenginlerin başkanı” sıfatı yakıştırdı.
Elysee Sarayı’nın karar alma konusunda gücünü arttırması, devletin diğer kurumlarına yeterli alan bırakmaması ve normal vatandaşı ikna etmek için gerekli çabayı harcamaması eleştirilmeye başlandı. Cumhurbaşkanı ve sokaklar arasındaki uçurum derinleşirken aleyhindeki suçlamalar ve kampanyalar da arttı.
Fransızların sokaklara dökülme konusunda zengin bir tarihleri vardır. 1968 yılının mayıs ayında Paris sokaklarını kaplayan gösteriler sırasında mevcut cumhurbaşkanı daha dünyaya bile gelmemişti. O dönemde Elysee Sarayı’nda Charles de Gaulle adında bir cumhurbaşkanı bulunuyordu. De Gaulle’nin yetkileri genişti, sahip olduğu ün ise yetkilerinden çok daha büyüktü.
O dönemde, Fransa kaos ve şaşkınlık içinde yüzüyordu. Sokaklarda kaldırımları söken kalabalıklar aynı zamanda sanki rejimin temellerini de söküyorlardı. Yine de De Gaulle teslim olmamayı seçti ve Fransızların bilinmeyen maceralardan duydukları korkuya oynamayı tercih etti. Ulusal Meclisi feshederek genel seçimlere gitti ve kazandı.
Ama sadece 1 yıl sonra ademi merkeziyetle ilgili düzenlenen referandumda elde ettiği kötü sonuçları bahane ederek istifa etti. Sanki De Gaulle, normal bir başkanla dalga geçen, güçlü ve ünlü bir başkandan ise korkan Fransızları ikna etme yeteneğinden ümidini kesmiş gibiydi.
Sarı Yelekliler sokağa döküldüklerinde Macron, ülkesinin Avrupa’da oynayacağı büyük rolünün hayalini kuruyordu. Ama her zaman olduğu gibi gösteriler sırasında meşru talep sahiplerinin öfkesi ile kaos yanlılarının eylemeleri birbirine karıştı.
Hükümete, vergilerine ve siyasetine muhalif olanlar, Avrupa projesinin kendisine ve Brüksel’in talimatlarına karşı olanlar, sağın aşırıcıları ve solun radikalleri birbirine karıştı.
Fransa şimdi oynaması gereken rol ile gerekleri, kurtuluş ve bedelleri arasında ne yapacağını bilemez bir hale geldi. Fransa; birçok mültecinin başkentlerine ulaşmanın hayalini kurduğu kaygılı ve endişeli bir kıtada şaşkın ve hayretler içerisinde bir devlete dönüştü.
TT
Hasta bir Avrupa’da şaşkın bir Fransa
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة