Salih Kallab
Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı
TT

Solcular ve Milliyetçiler İran’dan yana Suudi Arabistan’ı hedef alır oldular

Yüksek yerden gelen emirleri yerine getirmekle görevlendirenlerin; Cemal Kaşıkçı’nın başına gelenlerden yararlanan ve Suudi Arabistan’a karşı bedeli ödenmiş bir küresel kampanya yürütenlerle aynı suçu ve o büyük hatayı işlemiş olmaları uzak bir ihtimal değildir. Ama Suudi Arabistan liderliği eşi benzeri görülmemiş bir cesaret göstermiş ve Suudi Arabistanlı gazetecinin ölümünün sorumlusunun başta güvenlik güçlerinden olmak üzere devlet içindeki bazı yöneticiler olduğunu açıklamaktan kaçınmamıştır.
Dünyanın her yanında partilere ve milletvekillerine, batılı gazete ve medya araçlarına onlarca hatta yüzlerce milyon dolarlar harcandı. Tüm bunlar sadece Suudi Arabistan’a karşı çılgın ve azgın bir kampanya yürütmek içindi. Oysa bu kampanyanın ve harcanan paraların bir kısmının bazı Arap ülkelerinde yaşanan, ne yakın ne de uzak tarihin eşini görmediği ve herkes tarafından bilinen insanlık suçları için tahsis edilmesi gerekmiyor muydu?
Suriye’deki Sednaya cezaevinde korkunç ve vahşi bir şekilde öldürülen kişilerin sayısı 90 binden fazla bir sayıya ulaşmışken, merhum Cemal Kaşıkçı için ağıt yakanların bu gözyaşlarından ve paralarından bir bölümünü bu kişilere de harcaması gerekmiyor muydu? İnsanın tüylerini ürperten bir kemik yığınına dönüşen bedenlerinin yer aldığı fotoğrafları tüm dünyanın gördüğü bu insanlar, onların gözyaşlarını ve paralarını hak etmiyorlar mı?
Başta Filistin sorunu olmak üzere tüm Arap sorunlarını benimsemekte hiçbir Arap ülkesinin kendisi ile yarışamadığı bir ülkeyi hedef alan haksız medya kampanyasını başlatanların, bu histerik kampanyalarının bazı bölümlerini Suriye halkına tahsis etmesi gerekmez miydi? İran istihbaratı, Lübnanlı Hizbullah milisleri, bilinen mezhepçi eğilimleriyle İran’a bağlı örgütlerle işbirliği yapan Suriye istihbaratı tarafından en çirkin ve vahşi yöntemlerle öldürülen Suriye halkı bu ilgiye layık değil mi?
Lübnanlı Hizbullah örgütü, 14 Şubat 2005’de gerçekleştirdiği bombalı saldırıda eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri, bazı yardımcıları ve korumalarını öldürdü. Beşşar Esed rejiminin istihbarat örgütünün de bu suikastte temel bir rol oynadığı artık şüpheye yer vermeyecek şekilde kanıtlandı. Ama bunu görmezden gelen bu kişiler, Suudi Arabistanlı gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı ne gerçekten sevdikleri ne de ona üzüldükleri için değil, sadece Suudi Arabistan’a duydukları nefret nedeniyle bu küresel sorgulama ve kampanyayı başlattılar. Oysa Suudi Arabistan ve cesur milliyetçi pozisyonu olmasaydı, Kaşıkçı için timsah gözyaşları dökenlerin tamamı İranlı General Kasım Süleymani ve İran Devrim Muhafızları Komutanı Muhammed Ali Caferi’ye bağlı hizmetçilerden ibaret olurlardı.
Lübnanlı Hizbullah örgütünün bu suikasti  Beşşar Esed  ya da İran adına gerçekleştrimiş olmasının hiç bir önemi yoktur. Çünkü her ikisi de aslında tek bir cephedir  ve İran’ın Arap dünyasındaki yayılmasının sorumlusudur. Başta Cumhurbaşkanı Röne Muavvad, meşhur solcu lider George Havi, büyük gazeteci Cibran Tuveyni, yazar Samir Kasir olmak üzere tüm Lübnanlı liderleri ve yetkilileri hedef alan uzun suikastler listesinin arkasında hep bu cephe vardır.
Cemal Kaşıkçı’nın ardından bitmez bir seferberlik ilan edenler ve yüz milyonlarca dolarla kendilerine finans sağlayan taraflar, aslında ne kendisini sevmekte ne de onun hakkını savunmak istemektedirler. Asıl amaçları; Arapların menfaatlerini korumakta ısrar eden bir Arap ülkesini karalamaktır. Bu kişiler; büyük Lübnanlı lider Kemal Canbolat’ın şimdi kendi adlarına iş görenler tarafından öldürüldüğünü unuttu mu? Yine 90 yaşının üstünde iken Arap milliyetçisi Dürzi lider Şibli El-Aysami’yi öldürenlerin, Suriye’deki Süveyda ilinde ve Dürzi Dağı’nda Suriye halkını hedef alan son katliam ile öncesindeki birçok katliamı işleyenlerin el ele verdikleri kişilerle aynı olduklarını unuttu mu? Filistin’i kurtarmak ve Siyonist düşmana karşı mücadele gerekçesiyle Filistinli mülteci kampı Tel El-Zaatar’de ve Lübnan’daki diğer Filsitinli mülteci kamplarında yaşanan tüm katliamların arkasında bu kişilerin durduğunu hatırlamıyorlar mı?
Bu gerçekten de haksız ve azgın kampanyaya katılanlar, Filistin Devlet Başkanı şehit Yaser Arafat ve Filistin devriminin şehitlerinden herhangi biri için samimi olarak bir damla bile gözyaşı döktüler mi? Eğer böyle bir şey yapmış olsalardı Filistin davasının gerçekten de kutsal davaları olduğu yönündeki iddilarına  inanmamız mümkündü.  Ama onlar bunun yerine o uzaktaki sürgün yerlerinden Yaser Arafat’ı ve dostlarını ihmalkarlıkla, batıda Akdeniz’den, doğuda Ürdün Nehri’ne kadar uzanan bir Filistin devletinden daha azı ile yetinmekle suçladılar.
Filistin direniş grupları İsrail’e karşı verdikleri yaklaşık 3 ay süren silahlı direnişin ardından Beyrut’tan çıkmak zorunda kaldığında Beşşar Esad’ı yücelten, Kasım Süleymani ve Muhammed Ali Caferi’nin kahramanlıklarını öven bu kişiler işi, Yaser Arafat’ı İsraillilere ve ABD Temsilcisi Philip Habib’e teslim olmakla suçlamaya kadar götürmüşlerdi. Yaser Arafat’ın Filistin sorunu ve halkı aleyhine olan bir çözümü kabul etmek için İkinci Fas Zirvesi’ne gittiğini iddia etmişlerdi. Elbette Suriye rejiminin yanından yer alan Nemir Salih ( Ebu Salih), Ebu Musa, Ebu Halid gibi Fetih Hareketi liderlerine yönelttikleri övgülerin ise haddı hesabı yoktu.
Bu kişiler Saddam döneminde başkent Bağdat’taki beş yıldızlı otellerin daimi konuklarıydı. Bu Arap milliyetçiliği taraftarları; Mişel Eflak, Abdülhalık El-Samarra’i ve Munif Razzaz gibi isimleri bile hedef alıyorlardı. O zamanlar bu kişiler, Humeyni’yi bir şeytan ve Arapların en büyük düşmanı olarak görüyordu. Ama sonuna kadar destekledikleri Kuveyt’in işgali suçunu işlemesinin ardından Saddam Hüseyin rejimi düşürülür düşürülmez tüm o eski yönelimlerinden ve taraftarlıklarından vazgeçtiler. Öyle ki Tahran’ı dünya devriminin kıblesi, Ali Hamaney’i ise Filistin’in kurtarıcısı ve Arap ümmetinin birleştiricisi olarak kabul eder hale geldiler.
Cemal Kaşıkçı’nın bu kişilerle yakından ve uzaktan hiçbir ilişkisi bulunmuyordu. Çünkü bu kişiler Tahran’a bağlanmadan önce birinci dereceden milliyetçiydiler. Üstelik bir de Marksist- Leninisttiler. Hatta bazıları Troçki’ye gizli bir hayranlık bile duyuyordu. Oysa merhum Cemal Kaşıkçı “Müslüman Kardeşler”in safındaydı. Buna ek olarak; bu kişiler Afganistan’ın Sovyet Kızıl Ordusu tarafından işgal edilemesine methiyeler düzerken O, Ruslar ve komünistlere en çok düşman olan ve onlardan nefret eden İranlı devrimci gruplarından birinde cesur bir savaşçıydı.
Dolayısıyla Cemal Kaşıkçı’nın hakkını aradıklarını iddia eden bu kişileri ne Kaşıkçı’nın kendsi severdi ne de onlar Kaşıkçı’yı gerçekten severlerdi. Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesi meselesi onlar için Suudi Arabistan’a karşı yürütecekleri şiddetli kampanya için bir gerekçeden ibaretti. Onların tek amacı; eski politik kıblelerini yeni bir kıbleyle değiştirmeye kalkışan velinimetlerini hoşnut etmekti. Yöneldikleri yeni kıble ise pratik olarak ordularının 3 Arap başkenti Bağdat, Dımaşk ve Beyrut’u işgal eden Tahran’dır. Zira bilindiği gibi Lübnanlı Hizbullah Örgütü; lideri Hasan Nasrallah’ın deyimiyle Velayet-i Fakih ordusuna bağlı bir tugaydır. Hasan Nasrallah bunu yıllarca ve birçok kez dile getirmekten kaçınmamıştır.
Yine tüm bunların yanında ülkelerinde önemli pozisyonlarda yer alan ve Cemal Kaşıkçı olayını politik şantaj için bir fırsat olarak gören menfaatçi gruplar da bulunmaktadır. Bu gruplar; sadece ABD’ye değil, bazı Avrupa ülkeleri ile Latin Amerika ülkelerine değin uzanmaktadır. Aynı şekilde başta Hamaney İran’ı olmak üzere bazı önde gelen yöneticilerinin Suudi Arabistan ile hesaplarını görmek istediği Asya ülkelerini de kapsamaktadırlar.