İyad Ebu Şakra
Siyasi analist, tarih araştırmacısı
TT

Tahran, Mattis ve Ortadoğu'nun istikrarı

ABD Savunma Bakanı James Mattis’in ABD Başkanı Donald Trump’ın ekibinden ayrılması dikkat çekici.
İkisi arasında Washington’un savunma stratejisi çerçevesinde, özellikle de Ortadoğu stratejisi konusunda temel farklılıklar vardı.
Trump’ın Başkanlık döneminin ilk yarısında Dış ve stratejik politikalar konusunda görevlendirilmiş birçok üst düzey yöneticiden sonra Mattis’in de görevinden uzaklaştırılmış olması hiç de güven verici bir durum değil.
Washington’un küresel tehditler karsındaki bu bariz başarısızlığından hiç şüphesiz Rusya, Çin ve İran yararlanacaktır.
Moskova, Pekin ve Tahran’ın, Başkan Trump’ı Beyaz Saray’a götüren son Başkanlık seçiminin sonucunu etkilemeye çalıştığı yönündeki şüphelerin ortadan kalkmasını da zorlaştıracak gelişmelerdir bunlar.
Daha da kötüsü, bu krizlerin Washington’un üç büyük Batı müttefiki, yani İngiltere, Fransa ve Almanya ile yaşadığı çalkantılı bir politik sahnenin ortasında geliyor olmasıdır.
Rusya’nın ve Çin’in küresel çapta Washington’a karşı yürüttüğü süper güç olma mücadelesini bir kenara bırakalım, bizi doğrudan ilgilendiren Ortadoğu bölgesel sahnesine odaklanalım.
Burada kendimizi İran'ın yayılmacı stratejisiyle karşı karşıya buluyoruz.
Siyasi hesaplar yapma bakımından Kremlin ve Pekin'deki müttefikinden hiç de geri kalır bir tarafı yok.
Mevcut liderliği altında İran, varoluş felsefesi, politik, askeri ve kültürel planları olan bölgesel bir güçtür.
Tarihsel hesaplaşmalar içinde olduğunu da göz ardı etmemeliyiz.
Şu anda Çin ile her konuda siyasi ve ekonomik ittifak yapmaya mahkumdur. Ayrıca Rusya ile siyasi ve ekonomik ittifaklar yapmaktadır.
2003'ten beri yani Washington’un Irak topraklarını kendisine açtığı tarihten bu yana nüfuzunu pervasızca Arap dünyasına doğru genişletiyor.
Önceden gizliden gizliye yapardı, şimdilerde ise açıktan açığa yapmakta.
İranlı yetkililerin sesleri, Ortadoğu üzerindeki bölgesel hegemonya projesinden bahsederken artık daha gür çıkıyor.
Birkaç gün önce, bir Körfez başkentinin ev sahipliği yaptığı uluslararası bir forumda, İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, Washington’un hükümetini bölge ülkelerinin işlerine "müdahale etmekle" suçlamasıyla ilgili bir soruya büyük bir kibirle şu şekilde cevap verdi:
“Müdahale mi ediyoruz? Ne münasebet! Bölgeye müdahale eden biri varsa o da Washington’dur. Ordumuzun bazı ülkelerdeki varlığına gelince, oradaki meşru hükümetlerin talebi üzerine varlar!"
Kendisi ABD’de okumuş bir akademisyen ve diplomattır, ne söylediğinin farkındadır ve sorulan soruyu da gayet iyi anlamıştır, dinleyicilerine ve dünyaya iletmek istediği mesajı de çok iyi bilir.
Bu konuda Cevad Zarif yalnız zannedilmesin, bombalama, öldürme, insanları yerinden etme işlerini yeryüzünde deruhte eden İran Devrim Muhafızları'nın generalleri ve Irak, Lübnan, Suriye, Yemen ve Gazze'de Arap isimleri taşıyan piyonlar, benzer mesajları sürekli dillendirip duruyorlar.
Bunlar, bölgenin Araplarını misafir olarak görüyorlar, dolayısıyla onları ağır bir yük olarak değerlendiriyorlar.
İşte bu nedenle, istenmeyen kişilerdir bunlar…
Ya zillet içinde İran ve milislerine tabi olacaklar, ya da yerlerinden edilecekler ve sürülecekler.
Yine dün, Devrim Muhafızlarına bağlı çalışan Fars Haber Ajansı, General Gulam Ali Reşid’den bazı mesajlar nakletti.
Kendisi Devrim Muhafızlarına bağlı sözde “Elçilerin sonuncusunun Karargâhı”nın komutanıdır.
“Bölgedeki kimi rejimlerin, kibirli güçlerin müdahalesini önleyemedikleri ve bunun bedelini çok ağır ödeyecekleri!” yönünde uyarıcı mesajlar vermişti.
General Reşid yapmış olduğu bu uyarı ile bizleri Keşm Adasına götürmüş oldu.
Zira Devrim Muhafızları tarafından Babu'l Mendeb Boğazında yürütülen " Resul-i Kibriya 12 Tatbikatı"nı hatırlamış olduk.
Bu uyarıdan önce söylediği daha ilginç şeyler de var ve kullandığı diplomatik dil açısından Cevad Zarif’i kıskandıracak niteliktedir:
"Çabalarımız, tüm komşu ülkelerle iyi ilişkiler kurmak üzerine yoğunlaşıyor, zira onların güvenliğini, kendi güvenliğimiz olarak görüyoruz.”
Sözlerini tamamlamadan önce şunları söylüyor: “Elçilerin sonuncusunun Karargâhı”nın komutanı olarak ben, kara Kuvvetleri tatbikat Sahasından tekrar uyarıyorum, Bölgedeki kimi rejimlerin, kibirli güçlerin müdahalesini önleyemediklerini görüyorum ve bu kışkırtıcı ve düşmanca tavırlarının bedelini çok ağır ödeyecekler!”
Elbette, “tüm komşu ülkelerle iyi ilişkiler kurmanın” ne demek olduğunu tüm dünya ve Araplar en güzel şekilde gördüler.
"Kurtuluş” konusunda uzman olan Kasım Süleymani de benzer şeyler söylemişti. Kendisi “Kudüs Gücü” Komutanıdır, ama ne hikmetse bir tek Kudüs’ü kurtaramamıştır!
Milyonlarca Suriyeliyi yerinden ettiler, Mekke ve Riyad'a Husiler eliyle balistik füzeler fırlattılar, Süleymani’nin “milislerinin”  "ordularının" ve "çetelerinin" izni olmadan Irak ve Lübnan'ın kendi hükümetlerini kurmalarına dahi izin vermediler.
Bu ülkeleri, egemenlikleri ellerinden alınmış, güçsüz ülkelere dönüştürdüler.
Bu "kardeşlik" duyguları(!) karşısında uluslararası toplum sessiz kalmayı tercih ediyor.
Yapması gereken ise bunlara karşı koymak ve gerekli önlemeleri almaktı.
Birkaç gün önce Yemen müzakere süreci bağlamında Stockholm'de önemli bir buluşma gerçekleştirildi.
Ne yazık ki Uluslararası toplum -başta Batılı ülkeler olmak üzere- gerçekleri görmezden geldiler.
Mağdur ile katili, meşru irade ile darbecileri eşitlediler.
İran'ın savaş aygıtları ve hegemonyasına karşı uygulanan uluslararası yaptırımlar konusunda dahi uluslararası toplum beraber hareket edemedi.
Vicdanı olan herkesin rahatlıkla kabullenebileceği şeyleri reddettiler.
İşte bu arka planı göz önüne aldığımızda Genel Mattis’in istifasının ne kadar tehlikeli olduğunu anlıyoruz.
Batılı güçler, Moskova’nın aldatıcı beyanlarına ikna olmuş gözüküyorlar. Kremlin, 2011’den bu yana Şam rejimine verdiği desteği haklı göstermeye gayret ediyor.
Ona göre ortada bir “Halk İntifadası” yok, bilakis Suriye rejimini ve istikrarı hedef alan terörist cemaatler var.
Bu aldatıcı açıklama için güçlü bir gerekçe olması gerekiyordu. Gerçekten de, İntifada’yı yok etmek ve süreci baltalamak için binlerce radikal militanın bu ülkeye girmesi sağlandı.
Meseleyi radikalizm ve terör boyutuna taşımayı başardılar.
Sonra ise İntifada'nın başlamasında büyük emeği olan mutedil güçlere darbe vurdular.
Böylece, yavaş yavaş küresel dikkat, trajedi sahneleri ve sivillerin hedef haline gelmesinden, DEAŞ ve diğer radikal unsurların yapıp ettiklerine yöneldi.
Washington bile, herhangi bir müdahalenin, Suriye halkını korumak ve barışçıl bir siyasi değişim süreci başlatmak için değil, DEAŞ’ın ortadan kaldırılmasıyla sınırlı olduğunu belirtti.
Ancak, roller tersine döndü.
Radikal unsurları destekleyenler, işgalci unsurlarla anlaşmış durumdalar.  Washington yaklaşımı da tersine dönmüş durumda.
DEAŞ’ı ortadan kaldırmak için Kürt milisleri de dâhil olmak üzere birçok gruba para, silah ve askeri destek verildi.
DEAŞ’ın artık bittiği bahanesiyle bütün yaklaşımlarını bir kenara bıraktı.
Mattis ve ekibi DEAŞ’ın bittiğine ikna olmadılar.
Daha da önemlisi, Mattis ve onun gibi düşünen kimseler, Tahran'ın Ortadoğu'nun geleceğine dair bölgesel hedefleri karşısında sessiz kalmanın ne gibi kötü sonuçlar doğuracağını çok iyi biliyorlar!