İyad Ebu Şakra
Siyasi analist, tarih araştırmacısı
TT

Pompeo'nun güvence vermesinden daha önemli olan nedir?

ABD'nin dünyadaki rolüne dair politik bakış açısında iki akım arasında bazı farklılıkların olması anlaşılabilir bir durumdur. Zira hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar içerisinde radikal tutumlar sergileyen bir kesim var. Yine bütün akımların da krizlere ve Amerikan toplumunun karşılaştığı zorluklara yaklaşımlarının farklı olması doğaldır.
Yıllar önce, başta Amerikalılar olmak üzere Ortadoğu'nun evlatları ve dünya halkları, ABD eski Devlet Başkanı Obama'nın "ilkeleriyle" tanıştı. Bunlar, Amerika'da uygulamak için mücadele ettiği sağlık sisteminden Arap Baharı’nın arifesinde yaptığı ünlü “Kahire” konuşmasına kadar bir dizi ilkeydi…
Donald Trump'ı 2016'nın kasım ayında Beyaz Saray'a taşıyan sarsıcı siyasi darbeden sonra her seviyede farklı yaklaşımlar ve politikalar ortaya çıkmaya başladı. Bu farklı yönelimler hem müttefiklere hem de rakiplere yönelik olarak ortaya çıktı.
 Ancak yeni idare ve selefleri arasında, ilan edilen hedefler bakımından çok da büyük bir çelişkinin olması mümkün değildi. Cumhuriyetçi sağcılar ile Demokrat solcular arasında büyük farklılıkların olması beklenen bir durum değildi. Trump yönetiminin de dahil Ortadoğu’ya yönelik iki farklı eğilim ortaya çıktı ve her iki eğilimin temsilcileri de Obama'nın politikalarının neden olduğu feci bir zeminde kritik öneme sahip başkentlere ziyaretlerde bulundu. Her bir ziyaret ve buralarda dillendirilen söylemler, üzerinde çalışılma yapılmasını hak ediyor. Hem de tahlil derinliği olan çalışmalar…   
Trump'ın, Dışişleri Bakanı ve CIA'nin eski direktörü Mike Pompeo ile neo-muhafazakâr dönemin temsilcilerinden biri olan Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton'ı bu bölgeye göndermesi, dünyanın en hassas bölgesine dair dosyalara ne kadar ciddiyetle yaklaşıldığını gösteriyor. Birkaç yıldan beridir tüm hipotezlerin ve kanaatlerin çöktüğüne şahitlik ediyoruz. Soğuk Savaş boyunca sorgulanmadan kabul edilen ve bir genel kanaat haline gelen bütün görüşler yerle bir oluyor.
Washington’daki Ortadoğu gözlemcilerinin bölge içindeki yapıların olaylara bakış açılarında ve bu yapıların Washington ile olan ilişkilerinde ne kadar büyük kaymaların olduğunun artık farkında olduklarını düşünüyorum. Mutlak ve kalıcı güven yerini yüksek sesle sorgulamaya bırakmış durumda. Buna açık bir şüphecilik de diyebiliriz. Belki de Trump yönetimini bir şekilde harekete geçiren şey de budur. Zira bölgedeki durum hiç de iç açıcı değil.
Hiç şüphe yok ki "Suriye’deki durum" önemli bir kavşak noktasıydı. Çünkü Suriye arenasında Ortadoğu düzeyinde benzeri görülmemiş manevralara ve çekişmelere tanık olduk. Suriye'deki trajedi yedi yıl boyunca birçok çarpıcı olguyu gün yüzüne çıkardı. Bunların en bariz ve tehlikeli olanları belki de şunlardır:
-Sünni-Şii mezhep çatışması derinleşti ve bu çatışma doğrudan savaş boyutuna taşındı. Bu mücadele, bugün de gördüğümüz gibi Suriye dışında bile daha da şiddetlendi.
-İsrail’e yönelik öncelikler yeniden tanımlandı. İran kılıcı kullanılarak din düşmanlarına karşı yürütülen mücadelenin kapsamı önceden Batı’yı da kapsayacak şekilde genişti. Şimdilerde ise hedef daha ziyade İsrail olmaya başladı.
 -Filistin davası öncelikler listesinde geri planda kaldı. Ardından ise Filistinlilerin tasfiye süreci başladı. Zira Arap çatışmaları ve zor bölgesel seçimler böyle bir sonuç doğurdu. İsrail’in uzlaşmaz tavrı, İran’ın Filistin’deki parçalanmadan yararlanma isteği, Türkiye’nin gerilim politikaları ve Arapların stratejik tutum eksikliği Filistin meselesinin geri plana atılmasına neden oldu.
-“Yurtseverlik” kavramı ve Arap kimliği yeniden tanımlandı. Bunu anlamak için Beşşar Esed'in şu sözlerini hatırlamak yeterlidir: "Bu topraklar, bu ülkenin kimlik belgesini taşıyanların değil, bu ülke için mücadele edenlerindir.” Bu konuşmasına baktığımızda ülkesindeki şehirlerin yıkılması ve nüfusunun yerinden edilmesi için uğraşılan Iraklı, Lübnanlı, İranlı ve Afganlı milisleri kastettiğini anlarız.
- Suriye'nin kuzeyindeki Kürt "bağımsızlık" hülyası başta olmak üzere her türlü ayrılıkçı rüya ivme kazandı. Etnik kimliğe dayalı "federalizm" çağrıları artmaya başladı.
-“Kontrolsüz örgütler” ile bağlantılı bölgesel hesaplar daha da karmaşık hale geldi. Bir takım oyuncular kendi çıkarları için Suriye'ye ve bir bütün olarak bölgeye bu örgütleri dayatmıştı. Sözgelimi Kürt meselesinde, özellikle Washington'ın belirli aralıklarla bunlara sınırsız desteği, Türk-İran yakınlaşmasında belirleyici bir etkendi. 2015 yılında Rus savaş uçağının düşürülmesinin ardından Rusya'nın Türkiye’ye yönelik savurduğu tehditler, Türkiye’nin politikasını değiştirmesine ve Cenevre sürecine alternatif olarak Astana yoluna girmesine neden oldu.
Bugün Pompeo’un yapığı ziyaretler, Washington’ın bölgedeki "müttefikleri" ile olan ilişkilerini yeniden güçlendirmek istediğini teyit etmektedir. Pompeo’un demeçleri ile Bolton'ın açıklamaları ümit vericidir. Bolton, 13-14 Şubat tarihlerinde Polonya'nın başkenti Varşova’da "Ortadoğu'da Güvenlik Ve Barışın Geleceğini Güçlendirmek" başlıklı uluslararası bir konferansa hazırlık yapıldığı duyurdu. Bu konferansın, İran etkisi ve İran'ın Körfez ülkelerini istikrarsızlaştırmak ve iç meselelerine müdahale etmek için ortaya koyduğu eylemlerle mücadele etmeye yönelik olduğu söyleniyor.
Bu cesaret verici bir adımdır. Ancak ABD merkezli Atlantik Konseyi'nin 12 Şubat'ta -Varşova Uluslararası Konferansı'ndan bir gün önce- Humeyni devriminin 40’ıncı Yıldönümü münasebetiyle Atlantik Konseyi İran Araştırmaları Direktörü Barbara Slavin gözetiminde bir konferansa ev sahipliği yapacağına da değinmek gerekir. Birçok uzman, analist ve aktivist bu konferansa iştirak edecek. Birçoğu Tahran rejiminin destekçileri ve savunucularıdır. Bu katılımcılardan biri de Amerika'daki İran lobisinin kurulmasının önde gelen destekçilerinden biri olan İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’tir.
Bu açıdan baktığımızda mesele, güvenin yeniden inşa edilmesini ve eyleme dökülmesini zorunlu kılıyor. İşte bölgedeki en büyük zorluk da burada düğümlenmektedir.
Büyük resim belirsiz, farklı seviyelerdeki çıkarlar da son derece çelişkilidir. Her ne kadar ABD yönetimi içinde bazı belirsiz eğilimler olsa da aslında Tahran’ın yayılımcı emellerine karşı duruyor. Ancak Humeyni'den beri Tahran'a hizmet eden diğer kışkırtıcı faktörleri görmezlikten gelmiştir. ABD’nin Filistin konusundaki her tavrı –bilerek ya da bilmeyerek- İran liderliğine yaramıştır. Humeyni rejimi bu meseleyi tüm Araplar ve Müslümanlar üzerinde manevi hegemonya kurmada kullanmıştır.
Örneğin ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs'e taşınma önerisi, bölgedeki İran projesine çok değerli bir hizmetti ve Tahran, yaptırımların olumsuz etkilerini bu şekilde telafi etti. Aynı şekilde ABD’nin Kürt meselesiyle ilgili karmaşık tutumu Washington’ın Ankara ile olan ilişkisini de karıştırdı. Kürtleri Washington’ın güvenilirliğini sorgulamaya itti. Suriye arenasında İran-Türkiye birlikteliği bu tutarsız politikaların sonucu oluştu. Aynı durum muhtemelen Irak arenasında da yaşanacak. Öyleyse Washington, vaat etmekten daha fazlasını yapmalıdır. Krizlerle boğuşan bölge sonuç alıcı eylemler bekliyor.