İlyas Harfuş
Lübnanlı gazeteci ve yazar
TT

Esed rejimi ve Arap kucağı

Suriye ile İran arasında kurulan ve Esed’in kurtarılmasına yardımcı olan stratejik işbirliği, Suriye’nin yeniden Arap kucağına dönme fırsatı önünde bir engel olması ihtimalinden ötürü kimilerini ürkütüyor. ABD’nin, İran’ın Suriye ve bölgede etkinliğini genişletmesine karşı yükselişi, her halükârda böylesi bir kucaklamayı zor bir süreç haline getirir.
Suriye’nin dönüşüne hem Suriye hem de Arapların menfaati nazarıyla bakanlar olsa da bu dönüşe eşlik edecek birkaç soru bulunmaktadır. Bunlar; Suriye, Araplara dönecek mi? Arapların bu arzusuna karşılık Suriye rejimi de Arap kucağına dönüşünü kolaylaştıracak şartları sağlama konusunda istekli olacak mı? Söz konusu şartların en önemlisi de Şam ve Tahran arasındaki ittifakın Şam’ın Arap çevresi ile olan ilişkilerine verdiği zararın dikkatle incelenmesidir.
Suriye rejimi gerçekten hayatta kaldıysa rejim de dâhil olmak üzere herkes, bunun kendi gücüyle değil de önce kendisine destek sağlayan ve sağlamaya devam eden İran ve müttefikleri, sonra da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve güçlerinin oynadığı belirleyici rol sayesinde olduğunu biliyor olsa gerek. Bu noktada rejime dayatılan vesayet, onun kararlarını öncelikle İran’ın çıkarlarına; ikinci planda ise Rusya’nın başta ABD olmak üzere büyük güçlerle olan pazarlığına mahkûm etmektedir.
Suriye devrimi yedi seneden fazla bir zaman geçirmişken yaşanan tüm hadiseler gösteriyor ki mevcut haliyle Suriye, artık Esed Suriye’si değil. Hatta Rus diplomasi ve silahlarının Esed’i korumak ve kurtarmak için harcadığı çabaya rağmen ‘Rus Suriye’si’ de değil. İran’ın askeri, ekonomik ve siyasi anlamda Suriye’de sahip olmaya başladığı etkinlik, hafife alınması zor, baskın bir olgu haline geldi. İran rejiminin Suriye’de yaptığı yatırımın kısa vadeli ve değişim yararına bir yatırım olmadığını görmezsek hata etmiş oluruz.
İranlılar için Esed rejimi, kendi İslam Devrimi’nin hayatta kalışıyla bağlantılı bir mesele haline geldi. Hem Suriye hem Irak’taki ABD güçlerinin sınırlarında yer alan ve İran rejiminin mezhepsel kimliği ile tümüyle bütünleşmiş olan bu rejim, Lübnan ve Hizbullah’a giden yoldur. Bu yüzden İran yönetimi, Suriye devrimi başladığından beri Suriye’nin kaybı ile Tahran’daki rejimi korumanın zorlaşması arasında bir bağlantı kuruyor.
İranlı yetkililer, Suriye rejiminin hayatta kalmasını bölgesel savaşlarında kendileri için bir zafer olarak kabul etti. Bu çerçevede iki ülkenin orduları arasında Suriye’nin askeri sanayisini yeniden inşa etmek için kurulan uzun soluklu anlaşmaları anlamak gerekir. Bu anlaşmalar, Devrim Muhafızları ile Kudüs Gücü’ne Suriye topraklarında kalıp üslerini genişletmek ve Suriye istihbaratının faaliyetlerine daha fazla katılmak için bahane sunuyor. Bunun için, Devrim Muhafızları Komutanı General Muhammed Ali Caferi şu sözü söyleyerek gerçeği açık ediyor: İslam Cumhuriyeti; askeri danışmanları, devrim güçleri ve tüm donanmaları ile direniş gücünü artırmak ve Suriye halkına destek olmak için Suriye’de kalacak.
Suriye devriminin başlaması ve Beşşar Esed rejiminin vatandaşlarına karşı tercih ettiği kanlı baskı yöntemi, Devrim Muhafızları için Suriye’ye müdahale etmek adına eşsiz bir fırsattı. Devrime; direniş eksenine karşı, bu eksenin sacayaklarından biri olan Beşşar Esed rejimini düşürme hedefiyle kurulmuş bir komplo nazarıyla bakıldı. Bu tablo bugüne dek değişmedi.
Bu ‘direniş eksenine’ başından beri Şii mezhepli bir kimlik hükmediyor. O dönemde Siyasi Büro Başkanı Halid Meşal olan Hamas Hareketi gibi ‘direnişçi’ rejime taraftar olan Sünni güçler de baskıya başvurmak yerine muhalif taraflarla diyalog başlatması için Beşşar Esed’i ikna etmeye çabaladı. Ama başarılı olamayarak temel araçları Devrim Muhafızları ve Hizbullah olup planları ateşle yüzleşmek olan güçlerin lehine meyletti.
İran’ın gözünde Suriye rejimi, bölgesel planlarının esaslı bir parçasıdır. Suriye rejimine destek olmak için harcadığı para bunun kanıtı. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın geçtiğimiz Ekim ayında yayımladığı bir rapor, İran’ın 2012 yılından bu yana Suriye, Lübnan, Irak ve Yemen başta olmak üzere birçok bölge ülkesindeki faaliyetlerine yaklaşık 16 milyar dolar harcadığından bahsediyor.
Elbette bu harcamanın, Tahran’ın iddia ettiği gibi, İsrail ile çatışma hazırlığı ile bir ilgisi yok. İranlı güçler, İsrail’in Suriye ordusunun bulunduğu noktalara ve İran’ın Suriye toprakları üzerindeki silah depolarına karşı başlattığı hiçbir saldırıda varlık göstermedi.
İran’ın Suriye’deki varlığı yalnızca Suriye’nin Arap kucağına dönüşü için harcanan çabaları boşa çıkarmıyor. Bundan da öte yeniden yapılandırma önünde de bir engel teşkil edecek. Geçen hafta ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran güçleri orada var olduğu sürece Suriye’nin yeniden yapılandırma konusunda ABD’den para alamayacağı konusunda uyardı. Tabi Başkan Trump’ın kararı, ABD’li şirketleri de etkileyecektir. İran’ın Suriye’deki siyasi ve askeri etkinliği, bu etkinliğin güvenlik istikrarı ve İsrail ile açık dövüş olasılıkları üzerindeki etkisi göz önünde bulundurulduğunda, yatırım fırsatlarını daha da zorlaştırıyor.
ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı David Hale’nin son Beyrut ziyareti sırasında Lübnanlı yetkililer de İran’ın etkinliğinin devam ettiği bir durumda Suriye’deki yeniden yapılandırma piyasasına girmeye niyetlenen Lübnanlı şirketler için benzer uyarıları işitti. Uyarı, söz konusu şirketlerin Washington’un kararına karşı çıkmaları halinde ABD yaptırımlarına maruz kalacakları tehdidine kadar vardı.
Arapların Suriye ile ilişkileri yenileme konusundaki teklifleri İran’ın etkinliği ile bir denge oluşturmak içinse bu noktada şu sorunun cevaplanması gerekir: Suriye rejimi, bu dengenin kurulmasını istiyor mu? İstese bile böylesi bir dengeyi kurabilecek güce sahip mi?