Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde dünyanın uzak ucundaki küçük bir kasabanın, Avustralyalı ırkçı terörist Breton Tarrant’ın gerçekleştirdiği gibi ırkçı bir katliama sahne olması, dünyanın Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” olarak isimlendirdiği yeni bir aşamaya ulaştığını kanıtlamakta.
Bu kavramın, uçları temsil etmesi ya da onu çevreleyen politik tartışmalar nedeniyle ciddiyetini neredeyse yitirdiğini biliyorum, ancak şu iki gerçeği de kabul etmeliyiz:
Birincisi, bunun kısmen doğru olduğunu.
İkincisi, insanlık tarihinde yeni olmadığını…
Katil teröristin ırkçı "felsefe”sini ve "masumları öldürmedeki" amacını açıklamak için kullandığı sözcükler, Avustralyalı bir senatörün -bu ırkçı teröristin yaptığını onaylarcasına- verdiği sempatik mesaj, Avrupa’da ve Amerika’daki korkunç ırkçı popülizmin artan popülaritesi, bir "Medeniyetler Çatışması" olduğunu kanıtlamakta.
Öte yandan Huntington, teorisini kapitalizm ile komünizm arasındaki ideolojik küresel mücadelenin sonlanmasına bağlamış olsa da, kapitalist sistem yeni düşmanlara ihtiyaç duymaktadır ve bunu yaratacaktır. "Medeniyetler çatışması", Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra dünya düzeninin kurulmasından önce de vardı.
Evet, kapitalizm ve komünizm mücadelesinden önce de vardı ve buna paralel olarak devam etti.
Belki de bu "çatışmanın" en göze çarpan yönlerinden biri, Orta ve Batı Avrupa'ya ulaşan İslami fetihlere yanıt olarak Hristiyan Batı'nın, Müslümanlara yönelik başlattığı Haçlı Seferleri, Katolikler ve Protestanlar arasında yaşanan Hristiyanlık içi anlaşmazlıklardır.
Paris'teki Aziz Bartholomew Günü Katliamını (1572), İrlanda'daki Boyne Muharebesini (1690), Rusya'nın Pogrom katliamlarını, Nazilerin Yahudilere karşı işlediği soykırımı bu bağlamda zikredebiliriz.
Günümüzde Hindu ve Budist radikal grupların Myanmar ve Hindistan'da Keşmir ve Rohingya halklarına yaptıkları zulümler ortadadır.
Hindu ve Budist tepkilere -hem ulusal hem de dini olarak- baktığımızda Güney Asya Müslümanlarına karşı bir "-Medeniyetler Çatışması" yürüttükleri anlaşılmaktadır.
Sünni ve Şii kesimde karşımıza çıkan radikal gruplar, politik ve felsefik temellerini tekfir, kibir, savaş ve muhalif olanı uluslararası toplumun tamamı dahi olsa ortadan kaldırma üzerine kurmuşlardır.
Batı'nın “Haçlı Seferleri” Arapların ise “Frank savaşları” olarak adlandırdığı savaşlar, Radikal İslamcıların (Sünniler ve Şiiler) Batı'ya karşı psikolojik ve fikri bir düşmanlık beslemesine önemli katkı yapmış olsa da, Batı’nın desteğiyle Filistin topraklarını işgal etmiş olan Siyonist hareket, Yahudileri Müslümanlar ve Hristiyan Batı arasındaki medeniyet çatışmasının merkezine yerleştirmiştir.
20. yüzyıldaki bu yeni durum, yani Siyonist hareketin İslam-Yahudi düşmanlığını beslemedeki rolü, İslam'ın doğuşundan bu yana, Müslümanlar ve Yahudiler arasındaki ilişkilerde benzeri görülmemiş bir olgudur. Zira Müslüman-Yahudi ilişkileri sonraki dönemlerde Ortadoğu ve Endülüs'te olumlu bir ilişkiye dönüşmüştü. Her iki taraf da İspanya'da "Reconquista" ve "Engizisyon"dan dolayı bedeller ödedi.
Bugün İsrail Başbakanı Netanyahu ve Amerikan Yahudi Sağcı Kampta yer alan destekçilerinin, ABD'deki “Evanjelik" dini grupların desteğine mahkûm hale gelmesi, bazı Yahudi düşünürlerin ve stratejistlerin gözünde büyük bir risktir. İngiltere’de yaşayan Amerikalı bir Yahudi düşünür ve akademisyen birkaç hafta önce benimle konuşurken "Yahudilerin İsrail'de, Avrupa'da ve ABD'de hatta her yerde büyük bir kriz ve kafa karışıklığı yaşadıklarını” anlattı. Nitekim Christchurch katliamından sonra Yeni Zelandalı Yahudilerin Müslümanlara büyük bir sempatiyle yaklaşmaları bu duruma işaret etmektedir.
ABD’li Yahudi Akademisyene göre, bugün Yahudiler kendilerini fikri bağlamda öncekinden farklı bir konuma yerleştiriyorlar. Yahudi Akademisyen analizlerine şöyle devam etti; Avrupa ve Amerikan sağcıları -Hem ırkçı hem de fanatik Hristiyan olanlar- her zaman onlara düşmandı. Yahudiler yalnızca İsa Mesih'in öldürülmesine yönelik bir ithamın endişesi altında değiller, aynı zamanda sağcı Hristiyanlar Kıyamet Günü'nü hızlandırmak için onları "Hristiyanlaştırma" çabası içerisine girmiş bulunuyorlar.
Ortadoğu’da ise, İsrail’in kurulması, Müslümanlar arasında ılımlılığın azalmasına, Sünni kesimde DEAŞ gibi radikal unsurların artmasına, Şii kesimde yalnızca Yahudilere yönelik değil, aynı zamanda diğer dinlere de yönelik saldırgan bir üslubun yaygınlaşmasına neden olmuştur. Yahudi akademisyen şunu da ilave etti: Yahudilerin yaşadığı “kriz”, onları İsrail’de aşırılığa, Avrupa’da ve Amerika’da daha fazla kafa karışıklığına itiyor. ABD Başkanı Donald Trump ise onları Demokratların kampından ayrılmaya zorluyor ve Cumhuriyetçilerin kampına “cezbetme”ye çalışıyor.
Christchurch Katliamı'na geri dönecek olursak, Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern’in asil ve kararlı tutumu, olay sonrası kritik saatlerde olumlu bir etki yarattı. Ülkesinin bu teröristin bakış açısını ve tutumlarını paylaşmadığını ve teröristin bu suçu Yeni Zelanda'da kasten işlediğini çünkü bu ülke onun ırkçı pozisyonlarını paylaşmadığını vurgulaması mükemmel bir tutumdu. Ardern'in bu sözlerinin çok isabetli olduğunu düşünüyorum.
Irkçı terörist Tarrant bu suçu Avustralya’da işleyebilirdi, Ancak, göçmen karşıtı sağcılar tarafından yönetilen bir ülkede yapacağı katliam amacına hizmet etmeyecekti. Bu yüzden hoşgörü ve kardeşliğe inanan ve "Medeniyetler Çatışması”nı reddeden Yeni Zelanda’ya gitti. Yeni Zelanda yönetimi gibi düşünen tüm beyaz Hıristiyan yönetimlerine de mesaj vermek istedi.
Bu İslam karşıtı, ırkçı terörist neyi gerçekleştirmek istediğini çok iyi biliyordu.
TT
Irkçılığın küreselleşmesi
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة