Şerif Egemen Ahmet
Gazeteci
TT

​Yeni Zelanda’daki ırkçı terör tesadüf mü?

Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde Cuma namazı saatinde El Nur ve Linwood camilerine baskın düzenleyen 28 yaşındaki kendisini “ekolojik faşist” olarak tanımlayan ırkçı Breton Tarrant, 50 kişiyi katletti. Haberin yayıldığı ilk andan itibaren televizyona çıkan analistler böyle bir terör saldırısının “dünyanın en düşük cinayet oranına sahip ülkesi” Yeni Zelanda’da nasıl gerçekleştiğini sorgularken, hem İslam dünyası, hem de Batı’dan gelen tepkiler adeta 21’inci yüzyılın post-terör simülasyonundaymışız hissi yarattı. Saldırıya “terör eylemi” Tarrant’a da “terörist” diyemeyen Batı “üzücü olayı” lanetlerken, İslam ülkeleri de yükselen yabancı düşmanlığı, İslamofobi ve ırkçılığa işaret ederek, tüm suçu ayrımcılığı körükleyen Avrupa-ABD merkezli medya diline yükledi. Peki son 10 yılda Amerika ve Avrupa’da 153 kişinin ölümüyle sonuçlanan İslam düşmanı aşırı sağcı terörle bu şekilde yüzleşmek mümkün mü?
 Avrupa ile ABD’nin, Ortadoğu ve Afrika’da doğrudan veya dolaylı bir şekilde katkı sağladığı işgaller/katliamların tetiklediği kitlesel göç hareketi, büyümenin sonsuza kadar devam edeceğini düşleyen Batı için başta sanıldığı kadar büyük bir sorun değildi. Öyle ya, ABD bir göçmen ülkesi, refah dolu Avrupa da hümanist değerlerin beşiğiydi. Fakat 2008’de Wall Street’in çakılmasıyla başlayan küresel ekonomik kriz, Batı’nın sağlam sandığı toplumsal dengesinin bozulmasına yol açtı. Ekonomik darboğaz nedeniyle işsiz kalan Hollandalı, Yunan veya Alman, piyasada kendisine teklif edilenden düşük ücretin bile altına razı gelen göçmene kin besler hale geldi. “Öteki”ye duyduğu nefret, dini ve etnik manada saf bir memleket vadeden aşırı sağcı partilerin cazibe merkezi haline gelmesine neden oldu. O dönemde Fransa’nın aşırı sağcı partisi Ulusal Cephe’nin sloganı çarpıcıydı: “1 milyon göçmen, 1 milyon işsiz Fransız demektir”
 Yunanistan’da kent pazarlarında Afrikalı göçmen kovalayan Altın Şafak, Avusturya’da mültecileri sınır dışı etmeye ant içen Özgürlük Partisi, Hollanda’yı İslam’dan arındırmayı savunan PVV, İsviçre’de cami minarelerini yasaklayan İsviçre Halkının Partisi temsil kanalı açarak sesini duyurmaya başladı. Ekonomik kriz derinleştikçe ana akım siyasi yapılar olan Hristiyan demokrat ve sosyal demokratlara duyulan güvenin azalması, yıllarca sistemin radikal sayarak yüzüne bakmadığı partilere fırsat sundu. İktidar hayalinin imkânsız olmadığını fark eden bu yapılar, örgütünden neo-nazileri, programından da anti-semitik komplocu dili temizledi. Artık aşırı sağcı hareketler, göçmenleri ötekileştirirken mültecinin varoluşu yerine tüm ekonomik ve sosyal problemlerin günah keçisi olarak gördüğü Avrupa Birliği’ni hedef alıyordu. Yeni strateji, önce ırkçı tezlerin reytingi karşısında kayıtsız kalamayan ana akım medyanın dilini değiştirmesiyle akabinde seçimlerde oy patlamasıyla ilk meyvelerini verdi. Bu partilere artık “ırkçı” değil, “popülist” deniyordu.
 ABD’de kurmaylarını Cumhuriyetçilerin en aşırı kanadından seçen Donald Trump başkanlık koltuğuna oturdu. Ulusal Cephe’nin lideri Marine Le Pen Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci tura kaldı. Yıllarca bölgeciliğe sıkışmış İtalyan Lig Partisi koalisyon ortağı, yeni karizmatik başkanı Matteo Salvini de İçişleri Bakanı oldu. Almanya için Alternatif, 94 sandalye elde ederek Dünya Savaşı’nın ardından aşırı sağa ilk büyük zaferini yaşattı.
Örnekler çoğaltılabilir.
Aşırı sağcı hareketler bugün Batı’nın siyaset arenasına yerleşmiş durumda ve seçmen nezdinde bir seçenek olarak görülüyor. Kriz dönemlerinde sosyal dayanışmayı ön plana çıkararak ayrımcılığa kalkan olması beklenen sol, piyasaya teslim olup “Aman AB’ye zarar gelmesin”den başka bir söz söyleyemiyor. Hristiyan demokratlar ise aşırı sağcıların oy potansiyelini gördükçe söylemini sertleştiriyor.
 Yeni Zelanda’daki terör saldırısını faili Tarrant, işte bu dönüşümün ürünü. Vahşet öncesi sosyal medyadan “Büyük Yenilenme” başlığıyla yayınladığı manifesto sadece Hristiyan, safkan ve göçmenlerden arındırılmış Batı’ya bir övgü değil. Bu, aynı zamanda nefret dolu ideolojinin adım adım örgütlendiğinin, ırkçılıkla kirlenmiş fikirlerin tebliğine başlandığının göstergesi. Gücünü ana akım Batı siyasetine yerleşen aşırı sağın meşruiyetinden alan Tarrant ile yüzleşmek için öncelikle ırkçı hareketlerin varlığını kabullenip alternatifini inşa etmek gerek.