Gassan Şerbil
Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni
TT

​Tunus Zirvesi, başkentlerin sorumlulukları ve doğum sancıları

Bir Arap gazeteci olmak ve Arap zirvelerinin ilgi alanının içinde olması, zirveleri bir başkentten diğerine kovalamak, satır aralarında nefret ve dostlukları okumak ve bundan bir şeyler çıkarmaya çalışmak ne kadar zordur. Elde edilen deneyim size, bilgi almak için soru sorduğunuzda çoğunlukla temenniler elde edeceğinizi öğretir.
Konuştuğunuz kişiler sizin Arap zirve ve toplantılarını takip eden yeni bir gazeteci değil de tecrübeli bir gazeteci olduğunuzu bilseler de. Zirvenin kendisi, yenilikleri, etkileri bölge ve dünyadaki yankıları hakkında yazmak gelişmelerini takip etmekten daha zordur.
Gazetecinin, bugün Arap dünyasının durumu 1 yıl öncekinden daha mı iyi ya da şimdiki durumu 10 yıl öncesinden daha mı iyi benzeri sorular sorması büyük bir hatadır. Çünkü acı ve ıstırap verici hatıralardan ve rakamlardan kaçınmak akıllıca bir davranıştır.
Yakın ve yanmakta olan Libya’dan gelen bir haberi okuduğumda bu yazıyı yazmaya hazırlanıyordum.
Habere göre Muammer Kaddafi’nin o ünlü çadırını ele geçirmiş olan bir Libya vatandaşına birçok teklif yapılıyormuş ama o daha fazlasını istiyormuş.
Bu haberi okuduğumda; aralarında her zaman hazır bulunan Protokol Müdürü Nuri El-Mismari’nin de bulunduğu Kaddafi’nin çevresindeki dar halkadan kişilerden, sahibinin ülkenin ve halkının kaderini elinde tuttuğu bu çadır hakkında ilginç birçok şey dinlediğimi hatırladım. Kaddafi ziyaretçilerini az da olsa eğilmeye mecbur etmek için çadırın girişinin bilerek alçak tutulmasını istermiş. Yurtdışı gezilerinde de bu çadır gezici bir sorun gibiymiş.
Öyle ki bir keresinde Kaddafi’nin öfkesinden kaçınmak ve ziyaretin başarısız olmasını engellemek için Vladimir Putin soruna bizzat müdahale etmek zorunda kalmış.
Kaddafi’nin dünya ile başa çıkma yöntemlerini gösteren bir olay da Kremlin Sarayı’nın koridorlarından birinde gerçekleşmiştir.
Protokol gereği Muammer Kaddafi ve Leonid Brejnev’in birbirlerinin ellerini sıkmaları için ortaya kadar ilerlemeleri gerekiyordu. Ancak Kaddafi, ekranlar ve Libyalılar önünde bizzat Sovyet liderinin kendisi onun elini sıkmak istiyormuş gibi anlaşılması için bilerek geç kalmıştı. Bu yöntemin amacı liderin içerideki imajını korumaktı ve Kaddafi bu tür uygulamalarda usta olan tek lider değildi.
Kaddafi’nin çadırı bana Arap Zirveleri’nin çoğunlukla Arapların acıları ve çatışmaları üzerine kurulduğunu hatırlattı. Aynı şekilde Arap hastanın zirve hastanesie nakledilmesinde gerçekten geç kalındığını, hastanın başkentinde gerekli ilkyardım sunulsaydı belki de tedavinin sonuç verebileceğini ancak doktorların kaybedilen zamanı telafi edemeyeceklerini hatırlattı.
Kesinlikle, zirvelerin düzenlenmemesi gerektiğini söylemiyorum. Yenilgilerimizi bir de Arap dayanışmasının bedeninde açılan bütün deliklere, boşluklara ve ihlallere rağmen tek bir çatı altında toplanabilme gücümüzü kaybederek taçlandırmamalıyız. Bir araya gelebilmek tedavinin fayda vermediği durumlarda en azından ağrı kesicilerin sunulabileceği ümidini ayakta tutmak gibidir. Ancak daha da önemli olan Arap ülkelerinin iki zirveyi birbirinden ayıran zaman dilimi içerisinde neler yaptıklarıdır.
Çünkü zirvenin görüntüsü, Arap başkentlerinin görüntüsünün bir özüdür.  Açıkçası  bundan Arap ülkelerinin; Arap, bölgesel ve uluslararası doğumların sancılarıyla farklı hızlarda başa çıktığı sonucuna ulaşabiliriz.
Her şeyden önce eski tedavilerin artık son kullanma tarihlerinin geçtiğini, ülkeleri güvenlik organları aracılığıyla yönetmenin artık mümkün olmadığını, başka bir çağda yaşadığımızı, her Arap vatandaşının hiçbir ruhsat ve izne ihtiyaç duymadan sosyal medya aracılığıyla kendi sayfasına, platformuna ve yayın aracına sahip olduğunu, erteleme ya da korkutma gibi eski ilaçlarla Arap hastayı tedavi etmenin mümkün olmadığını kabul etmeliyiz.
Tunus Zirvesi’nde; son yıllarda ve Bahar kırlangıçlarının patlayıcı kemere dönüşmesinin ardından Arap dünyasının ne kadar çok kan kaybetmiş olduğu açıkça görülmüştür.
Bölünmeler, parçalanmalar ve kanlı ziyafetler; Arap dünyasının birçok yerinde güvence altına alan, gözleyen, koruyan ve emniyet kilidi oluşturabilecek kurumlara sahip olmadığını göstermiştir.
Bu kurumların inşa edilmesi devleti; dışarıdan müdahaleler ya da içeriden iç savaşlar ile parçalanma tehdidi altında olan bir çadır olarak kalmaktan koruyacaktır. Her bir Arap ülkesinin karşı karşıya olduğu ilk zorluk budur. Yani iş fırsatları sağlamak, eğitimi modernleştirmek, iç barışı kökleştirmek, değişen hızlı çağ ile bağlantılı olmak için vatandaşları kalkınma planlarına ortak edebilen gerçek kurumlar ile modern bir devlet inşa edebilmek. Arap ülkeleri bu yolda makul bir ilerleme sağladıklarında düzenlenen zirveler, bölgesel ve küresel ağırlıkları farklı olacaktır.
İkinci zorluk ise bölgeseldir. Artık haritalara bakmayı bırakmalıyız. Bölgesel güçler bugün, güvenlik ve rol arayışındadırlar ve Arap topraklarındaki savaşlarını tek başlarına yürütmektedirler. Sadece Arap ülkelerinin uluslararası sınırlarının dokunulmazlığı; DEAŞ, her renk ve formda gezici milis güçler, yabancı güçlerin talimatarı ile hareket eden seyyar küçük ordular tarafından ihlal edilmektedir.
Suriye de bunun en açık örneğidir. Bir yandan İran, Suriye topraklarındaki askeri yapısını güçlendirirken diğer yandan İsrail, bu yapıyı yine Suriye toprakları içerisinde hedef almaktadır. Türkiye ise Suriye toprakları içerisinde Kürtleri kovalamaktadır. Arap dünyası diğerleri için örnek alınacak bir oyuncu olamadı. Bunun için de topraklarının önemli bir bölümü onların oyun sahasına dönüştü. Bu gerçekliğin devam etmesi ise  dengelerin ve kimliklerin değişmesi tehdidinde bulunmaktadır.
Üçüncü zorluk; belirsiz, zor ve sisli bir geçici süreçteymiş gibi görünen uluslararası durumdur. Öyle ki bu durum analist ve politikacıları, İkinci Dünya Savaşı’nın rahminden doğan uluslararası sistemin çözülmeye başladığını ve şu anda tanık olduğumuz şeylerin netleşmesi zaman alacak alternatif bir doğumun zorlukları olduğunu söylemeye itmiştir.
İşte Tunus Zirvesi bu Arap, bölgesel ve küresel doğum sancılarının etkileri altında gerçekleşmiştir. Bu zirvede; açık bir yara olan Libya’ya, ABD’nin Kudüs ve Golan ile ilgili adımlarını reddedilmesine, adil ve kalıcı bir barış vasfını hakeden herhangi barış koşullarının kabul edileceğinin vurgulanmasına açık bir şekilde önem verilmiştir. Aynı şekilde özellikle de Husi milislere verdiği füzeleri ile İran’ın istikrarı sarsan rolü ve Suriyelilerin değil de Rusların verdiği geçme izni ile Suriye’de yayılan Türkiye’nin rolü reddedilmiştir. 
Arapların uluslararası ağırlıklarının kaybolmasından dolayı acı duymaları doğaldır. Avrupa bile bundan şikayet etmekte ve bir kenara itilmekten korkmaktadır. Oyun ve güç dengeleri değişti. Tunus Zirvesi düzenlendi ve sona erdi. Asıl sorun ise  zirve değil her şeyden önce krizlerin başkentleridir. Çünkü her türlü ciddi tedavi ilk önce orada başlamalıdır.
Arap bir gazeteci olmak ve Arap zirvelerinin ilgi alanın içinde olması ne kadar zordur. Ancak daha da zor olanı yeni zirve hakkında 20 yıldır takip edilen zirveler hakkında yazılanlara benzemeyen bir yazı yazmaktır.