Türkiye yerel seçimlerindeki zafer ve kayıp yüzdesine bakılmaksızın, dünyanın dikkatini çeken şey, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin yaşadığı büyük güç kaybıdır. Öyle görünüyor ki, iktidarda olması nedeniyle muazzam imkânlara sahip olan bu yaralı parti, meseleye daha ziyade teknik açıdan bakıyor, yani partiye göre seçim sürecinde bazı aksaklıklar yaşandı, eğer düzeltilirse her şey yoluna girecek.
Partinin lideri Sayın Recep Tayyip Erdoğan da aynı yoldan gitti, kaybettiği ya da gerilediği büyük şehirleri sayarken buraları bir dahaki sefere kaybetmemek için çalışacakları "bazı şehirler" şeklinde niteledi. Türkiye’yi gözlemleyen herkes bilir ki kaybedilen Ankara, İstanbul, İzmir ve diğer bazı büyük şehirler "bazı şehirler" şeklinde geçiştirilemez, zira bu iller aslında Türk devletinde çağdaşlığı, güç ve zenginliği temsil etmektedir.
Gerilemeyi açığa vuran alarm zili aslında iki kez çalmıştı; ilki, yetkisini güçlendirmeye yönelik anayasa değişikliğinde Erdoğan’ın partisinin referandumu kazandığında ki son yerel seçimdeki aynı düşük oranla kazanmıştı, yani yüzde bir farkla kazanmıştı. Kanunlar yüzde birle kazanmayı yüzde doksanla kazanmayla eşdeğer kabul etse de gerçekler aynı şeyi söylemiyor, zira devletin bütün imkânlarını kontrol eden bir parti bu kadar düşük bir oranla kazandığında alam zili çalıyor demektir ve bu durum teknik argümanlarla veya sonraki seçimlerde daha güçlü bir şekilde çıkılacağı tezleriyle izah edilemez.
İç ve dış politika kapsamlı bir şekilde gözden geçirilmelidir, zira her iki seviyede de korkunç hatalar yapıldı. Bu hatalar sadece AKP'nin üstünlüğünü etkilemekle kalmadı, Türkiye devletinin gücünü ve saygınlığını da olumsuz etkiledi. Bu ülkenin zayıf veya güçlü bir durumda olması, bölgesel ve küresel düzeyde niteliksel bir etki yapmaktadır.
Yerel seçimlerde daha ziyade verilen hizmetlerin oylandığı doğrudur, ancak seçmenlerden rakip partiler ve programlarının oylanması talep edildiğinde –ki bu seçimlerde bu oldu- sonuçları da kesinlikle siyasi olacaktır. Özellikle de yerel sonuçlar genel sonuçlarla paralel çıkıyorsa ki olan buydu. Tarafsız bir gözlemle bakarsak, Erdoğan ve partisinin iç sahadaki politik tavrı, diğer tüm taraflara tahakküm kurma üzerine kuruludur. Rakip partiler adeta şeytanlaştırılmıştır.
Başarısız darbe girişimi sonrasında tüm makul davranış biçimleri bir kenara bırakılmış, inanılmaz bir baskı ortamı yaratılmıştır. Darbe girişimi, ülke genelinde ayırım yapmadan tüm muhalifleri tasfiye etmek için bir bahane olarak kullanıldı. Her ne kadar yasal kılıflar uydurulmuş olsa da, görünen o ki devletin tüm kaynakları ve imkânları rakipleri bastırmak ve tasfiye etmek için kullanıldı.
Dış politikaya gelecek olursak, burada Erdoğan'ın ciddi hatalar yaptığı iki örneğe değinmek istiyorum. Suriye sorununu ele alma şekline değinmek istemiyorum, zira nihai sonuçlarını beklemek gerekiyor. Ancak yine de bu dosya üzerinde de iyi çalışmadığını söyleyebilirim.
İlk ve bariz örnek Mısır ile olan ilişkileridir. Gerçekleri uzun uzadıya anlatmak ve detaylar üzerinde fazla durmak istemiyorum. Türkiye bu konuda kibirli bir dış politika benimsemiştir. En az kendisi kadar stratejik öneme sahip olan bir ülkeye yönelik bu davranış biçimi Türkiye’ye hiçbir şekilde yakışmamaktadır.
Erdoğan, Mısır'da itibar kaybetmiş Müslüman Kardeşleri (İhvan) kendine müttefik seçti. Mısır halkını ve onu temsil eden devleti yok saydı. Düşmanlığını medya üzerinden siyasi bir savaşa dönüştürdü. Erdoğan, Cumhurbaşkanı Sisi'nin kendisiyle ilişkilerini geliştirmek için sunduğu her fırsatı boşa harcadı. Kışkırtıcı konuşmalar yaparak kapıyı kapattı.
Keşke Erdoğan Sisi'nin Mısır’da nasıl bir iç denge kurduğunu ve yönetimdeki başarısını görebilse, Mısır halkının Türkiye'ye olan duygusal ilgisini iyi okuyabilseydi. Medya üzerinden siyasi gerginlik yaratma yerine işbirliğinin avantajlarını kullanabilseydi. Böylece Sisi'nin gönlünü kazanmış, Müslüman Kardeşler (İhvan) ile Sisi arasında da arabulucu rolünü oynamış olurdu. En akıllıca olanı buydu, zira kendisine sığınan İhvanı da bu şekilde bırakmamış olurdu.
Mısır'la olan sıkıntılı ilişkinin gerçekliği, bazı farklılıklar içeriyor olsa da, Türk devletiyle her alanda hayati ilişkileri olan Suudi Arabistan ile de paralellik arz etmektedir. Erdoğan, Körfez'deki mevcut iç çekişmelere müdahale etmekten kaçınabilir ve bu nedenle iki kat fayda elde edebilirdi. Komşu Arap bölgesi, ülkesine ve toplumuna nefes aldıran akciğerlerdir. Körfez bölgesinin tamamı ekonomik refah alanlarından biridir ve stratejik bir konuma sahiptir.
Erdoğan ve partisi pusulayı düzeltip içeride ve dışarıda gidişatı değiştirebilir mi yoksa Osmanlı İmparatorluğu hayalleri görmeye devam mı edecek? Bu tür yanılsamaların yaşandığı dönemlerin bedeli ağır olur ve bu türden yanılgıya kapılan kimseler de kendi şahısları adına hiçbir fayda elde edemezler.
Mısır ve Suudi söylemleri, Araplarla birlikte, Türk devletine geniş kapılar açabilir. Pek tabii ki karşılıklı saygıya dayalı kapsamlı ilişkiler geliştirmeye ve bu ülkelerin işlerine müdahale etmekten tamamen kaçınmaya hazır olduğunu kanıtlarsa…
Bu ilişkinin olumlu yönleri olumsuz yönlerinden çok daha yüksektir. Araplar hala Türkiye'yi komşu ve kardeş ülke olarak görüyorlar, dolayısıyla bu denge yanlış hesaplamalara kurban edilmemelidir.
TT
Erdoğan ve alarm zili
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة