Başkan Trump’ın, ilk olarak Kudüs’ü İsrail’in birleşik başkenti olarak kabul etmek ardından ABD Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşımak, ikincisi İsrail’in Golan üzerindeki egemenliğini tanımak gibi aldığı son kararlar dizisi ile ABD’nin, bazılarının emperyalizmin bir biçimi olarak gördükleri üstünlük dairesine dönmüş olduğu bir sır değildir. Burada bir kez daha şu soruyu sormalıyız: ABD niçin böyle davranıyor? Onu bu bağlam ve kapsamda ilerlemeye iten düşünsel ve kurumal kökler nelerdir?
Yukarıda geçen sorunun önemi, bizleri ABD’nin ulusal tarihini araştırmaya yönlendirmesidir. Bu alanda en çok kazı yapan ve derinlere inen kişi de ünlü ABD’li aktivist, tarihçi ve oyun yazarı Howard Zinn’dir.
Howard Zinn’e göre ABD kültürü, onlar olmadan bu kültürü anlayamayacağımız birçok düşünce ve mit üzerine kurulmuştur. Hatta ABD Dışişleri Bakanlığı’nın, askeri ya da ekonomik müdahaleler veya diğer hegemonik araçlar ile olsun, diğerlerine karşı tutumu ve politikası bu mitlerin ürettiği literatürün bir tezahürü gibidir.
Bu mitler; uzun süredir devam eden uygulamalar sonucu somut bir varlığa dönüşmüştür. Doğrusu ABD kültürü bu konuda yalnız değildir. Zira bütün kültürler –neredeyse- efsane ile gerçek arasında gidip gelen çeşitli düşünce ve kavramlar üzerinde yükselir.
ABD kültürünün özellikle de emperyalist müdahale ve maceralarında dayandığı en önemli mitler 2 tanedir; birincisi ‘Apaçık Bilinen Kader (Manifest Destin)’, ikincisi ise ‘Tepenin Üerindeki Şehir (City upon the Hill)’dir. Bu mitlerden her biri diğerini tamamlamaktadır. Güç var oldukça da bu 2 mitin yansımaları ilk önce düşüncelerde, ardından da eylemlerde görülür. Ancak gelişmiş askeri teknolojinin temsil ettiği güç, bu yansımalar için iki mite de uygun bir ortam sunmuştur.
Birinci yani Apaçık Bilinen Kader miti; ilk kez John L. O’Sullivan tarafından 1845 yılında kullanılmıştır. Adından da anlaşılacağı üzere bu ifadenin anlamı; ABD’nin bundan başka bir seçeneği olmadığıdır. Yani dünyayı iyiliğe ve medeniyete yöneltmek ABD’nin kaderidir ve bundan kaçması mümkün değildir.
Charles L. Stanford’a göre; erken dönem kolonyalizm ve Kızılderilere ait topraklara el koyup kültürlerini ortadan kaldıran batıya doğru genişleme döneminde bile bu mitler, adları konulmamış olsa da tanım olarak etkin ve hakimdiler.
Bilinen Kader mitine ait literatürde ilk kurbanlar olan Kızılderililere; aşağı, vahşi ve barbar, onları ‘yeni aydınlığa’ götürecek üstün ırka yol açması gereken varlıklar gözüyle bakılır. Bu mitin ayrıntılarında görülen bariz ırkçılık, ABD emperyalizminin ideolojisi için verimli bir zemin oluşturmuştur.
Görünüşe bakılırsa Howar Zinn ideolojik olarak ABD’yi oluşturan köklerin üzerinde duran tek araştırmacı değildir. Onun gibi birçok kişi vardır ve ABD’li tarihçi Loren Baritz de bunlardan biridir. Bu kişilerin hepsi de şu konuda görüş birliğine varmıştır: Bütün bu değer ve tasavvurlar ABD ruhunda kökleşerek tartışmaya gerek duyulmayan aksiyomlara dönüşmüştür. Bu nedenle; ABD’lilerin kalplerine ve akıllarına yerleşmiş, Amerikalı öğrencilerin okul ve üniversitelerde aldıkları nefes olmuşlardır. Dolayısıyla ‘WASP’ yani Amerikalı Beyaz Anglo-Sakson Protestanlar’ın kendilerini ‘yeni aydınlanmacılar’ olarak görmeleri doğaldır.
Birinci mite gözle görülür bir şekilde katkıda bulunan ikinci mit ise, kökleri 17. yüzyılın ortalarına uzanan ve Yeni Dünya’ya giden bir gurp püritene (saflığı arayanlar) liderlik yapan John Winthrop’un sözlerinden doğan ‘Tepenin Üzerindeki Şehir’dir. Winthrop liderleri olduğu püritenlere Tanrının sadece bu yolculuğu kutsamakla kalmayıp kendisinin de katıldığını söyleyerek: “Bizden 10 kişi düşmanlarımızdan 1000 kişiye karşı mücadele edebilecek duruma geldiğinde, İsrail’in Rabbi de bizimle olacaktır. Yeni kuracağımız toplum, bütün dünyanın gözlerinin üzerinde olacağı Tepedeki Şehir gibi olacaktır” demiştir. Yıllar geçtikçe de bu mite dayanarak ABD kendisini dünyanın örnek alması gereken bir model olarak görmeye başlamıştır.
Dolayısıyla Winthrop’un deyimiyle, Tanrının arzusu bu yönde olduğu için ABD, ahlaki olarak dünyayı yönetmek ve dünya ile ilgili konularda “ akıl hocası” ve “eğitici” rolü oynamak ile görevlidir. Bu mite ve gölgelerine göre ABD idaresine muhalif olanlar ve karşı çıkanlar da sadece özgürlük, demokrasi ve faziletin değil Tanrının da düşmanıdırlar.
Bu 2 mitin ırkçı gölgeleri ve emperyalist amaçları ile dünyayı iyiler ‘Good Guys’ ve kötüler ‘Bad Guys’ olarak ikiye ayıran sahte klişenin oluşmasına büyük katkıda bulunduğunu söylersek abartmış olmayız. Yine bu söylemin, söz konusu klişe ile ilgili literatür ve kalıplarının, eski ABD Başkanı oğul Bush ve idaresinin teröre karşı savaş söylemleri ile yenilenmiş olabileceğini de söyleyebiliriz.
Herman Melville gibi büyük bir yazarın bile gün gelip şu cümleleri yazdığını bilmek birçokları için şaşırtıcı olabilir: “Biz Amerikalılar özel, seçilmiş halkız, günümüzün İsrail’iyiz. Kendimizden hep şüphe duyduk ve İsa’nın politik olarak gelip gelmediği ile ilgili soru işaretleri aklımızı hep kurculadı. Ama şimdi bizim İsa’yı temsil ettiğimizi, onun bizimle geri dönmüş olduğunu söyleyebilirim. Geriye sadece bunu, bütün dünyaya deklare etmek kalmıştır.”
Bu durum bugün, Başkan Trump ile bir kez daha mı tekrarlanıyor? Özellikle de önceki kararlarını birbiriyle bağdaştırdığımızda ortada yaşananlardan daha kötü bir şey var mı? Yüzyılın Anlaşması ile ilgili olarak beklenen ne? ABD’li aşırı sağcılardan bazılarının hala kendisini vaat edilen toprak olarak gördüğü Filistin toprakları ile bütünü ve ayrıntıları ile kesişen de budur.
Felsefede sorular her zaman cevaplardan daha önemlidir ve incir ağacı bu konuda güzel bir örnektir. İncir ağacının dalları yumuşayıp yaprak açtığında onu görenler yazın yaklaştığını anlarlar. Aynı şekilde Trump da yapmak istediği şeye başladığında sonuç zaten bilindikti. Asıl sormamız gereken soru ise şudur: Bu öngörülebilir gelecekte bizler ne yapacağız?
TT
ABD gerçekten de tepenin üzerindeki şehir midir?
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة