Coğrafi mesafeler birbirinden uzak olabilir, politik söylemler de farklılaşabilir, ancak Araplar olarak politik eylemde iki temel gerçeği iyi kavramamız gerekir. İlk gerçek; çıkarlar ağının ve bununla ilgili niyet ve stratejilerin doğası ile bunları gizlemek için kullanılan manevralar... Nerede ve ne zaman kullanılacağı ihtiyaca göredir. İkinci gerçek; karar alma mekanizması ve bunun için temel alınan kurumlar, kanallar, gelenekler ve politik, kültürel, dini, finansal bağlılıklar.
Bu iki gerçek iyi idrak edilmediğinde, siyaset “tehlikeli bir hobi”, hatta ölümcül bir saçmalık haline geliyor. Sorunları, yapmacık söylemler, temenniler ve iyimserlik çerçevesinin dışına çıkarmak, "kardeşlik" ve "dostluk" iddialarını aşmak gerekir. Örnek olarak, temenniler ve iyimserlikten uzak, nesnel bir analizi hak eden üç vakamız var. Libya, Suriye ve Yemen…
Libya'da, General Halife Hafter'e bağlı “Libya Ulusal Ordusu” (LUO), başkent Trablus'u kontrol altına almak ve orada bulunan silahlı grupların varlığını sona erdirmek için saldıracağını ilan eder etmez birkaç gün boyunca gürültüler koptu. Uluslararası tepkiler daha ziyade taraflara sakin olmaları çağrısı şeklinde tecelli etti. Güvenlik Konseyinin açık ve kararlı tutum alma konusundaki bu çekinceli tutumu, terörizm ve iltica meseleleri hakkında Avrupa tarafından dile getirilen endişelere rağmen, büyük başkentlerde Libya’nın geleceğine dair net bir tasavvurun olmadığını gösteriyor.
Evet. Libya tarafları arasında askeri çözümün faydası konusunda ikna olmamış gözüken Avrupa ve uluslararası güçler var. Libya’daki durumun bölgesel "senaryosuna" dair bir görüş birliğinden de bahsedilemez. İdeolojik birliktelikler, çıkarlar etrafında bir araya gelmeler, gizlenemez bir hal almışa benziyor. Uluslararası güçler, Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki bölgesel bir hareketin veya cemaatin başka bir rakip hareketi devirmesine yol açacak herhangi bir askeri harekât konusunda çekinceli tutumları tercih ediyorlar. Bu arada sürekli olarak da militan silahlı cemaatlerin -doğrudan veya dolaylı olarak- "terörist" olarak nitelenen yapılarla –iddialara göre- bağlantılı olmalarını da eleştiriyorlar.
Suriye'de de, sahada, karar ve müzakere mahfillerinde aktif olan pek çok bölgesel ve uluslararası oyuncuya rağmen, hiçbirinin ses vermemesi, söylenenden daha büyük, daha tehlikeli ve daha endişe vericidir. Buradaki tablo kafa karıştırıcı ve endişe vericidir. Tüm faaliyetlerinde, girişimlerinde, anlayışlarında ve düşmanlıklarında Rusya'nın belirsiz rolüyle başlayalım. Vladimir Putin’in İran’la ilişkilerinin niteliği, belirsizliğini koruyor, İsrail’le ilişkileri güven vermiyor, Washington’la ilişkileri de çelişkilidir. Türk ve Kürt emelleri karşısında ise aynı şekilde tutarsız ve çelişkili bir politika izliyor. Suriye'deki İran yerleşimini genişletme planı artık bir sır değil. Suriye demografik dokusunda belirgin bir değişiklik yaratan ve 8 yıldır devam eden sistematik ve sürekli olarak artan yerinden etmeler, çoğunlukla Sünni Müslümanlar olmak üzere 13 milyon kişinin bedel ödemesine neden oldu. Amerikan “Foreign Policy” dergisi birkaç gün önce, Suriye'nin güneyinin söz konusu plan çerçevesinde yeni bir dönüm noktasına girdiğini yazdı.
“Foreign Policy” dergisi göre, Beşşar Esed rejimi, Washington’ın Golan deklarasyonuna paralel olarak, İran ve Rus desteğiyle, Deyr-i Zor’un güneyinde (Suriye'nin güney-doğusu) bulunan Bağuz beldesinden atılan DEAŞ’lı militanlardan yaklaşık 1.500 savaşçıyı Süveyda kentinin eteklerindeki kırsal alanlara konuşlandırdı.
Burada hatırlatmaya değer olan bir konu da, Dürzî gençlerin kendi il sınırları dışında Suriyeli kardeşlerine karşı yürütülen mücadelelere katılımlarını reddeden Dürzî “Ricalu’l-Kerame/onurlu adamlar” topluluğu ile Esed rejimi arasında yaşanan çekişmeler sırasında da DEAŞ militanlarını Suriye'nin güneybatısındaki Dera kentinden alıp Süveyda'daki sivillere yönelik katliamlar yaptırmak için Süveyda sınırına yerleştirmişti. Bugün olduğu gibi o gün de maksat, Dürzîlerin güvenliklerini tehlikeye atarak onlara şantaj yapmak, koşulları kabul etmeye zorlamaktı. Aksi takdirde, alternatif sadece katliam ve yerinden olmaydı.
İran'ın demografik planı, -vatandaşlığa kabul, yerleşim, Şiileştirme ve topraklara el koyma konuları raporlara da yansımıştı- rejimin hedefleriyle kesişmektedir. Ayrıca, kuzeyde Ankara ile ortada Tahran ile kuzeydoğuda Kürtler ile Suriye haritasını yeniden şekillendirme hazırlıkları ışığında, Suriye'nin güneyinin yeniden şekillendirilmesi de çok yakında gerçekleşecek demektir. Kritik sorular şunlardır: İran'ın hırsları ve emelleri nerede duracak? İsrail'i bölgede sakinleştirmenin bedeli ne olacak? Cevap ne olursa olsun, bu komplodan Süveyda’da yaşayan Muvahhit Dürzîler bir şekilde etkilenecektir. Zira burası Golan’ın işgal altındaki bölgelerinin batısındaki Şeyh Dağı'nın yamaçlarına düşmektedir.
Şimdi ise Yemen’e değinelim.
Birkaç gün önce Kongre, Washington’un Yemen’deki Koalisyon Kuvvetlerine askeri destek vermesinin askıya alınmasını oyladı, bu şaşırtıcı olmasa bile beklenmedik bir adımdı. Beklenmedik dedik, zira Cumhuriyetçi ve Demokrat milletvekillerinin Yemen'deki mevcut kriz hakkında yeterince bilgi sahibi olmaları, çeşitli siyasi, askeri, mezhepsel ve etnik boyutlarını iyice anlamış olmaları beklenirdi. Zira ellerinde birçok veri, rapor ve rakamlar var. İran Devrim Muhafızlarının liderleri tarafından yayınlanan demeçleri görüyorlar. Husi milislerinin ayakta kalmasına izin vermenin, Arap Yarımadası'nın güneyindeki Babu’l-Mendeb Boğazının İran rejiminin kontrolüne girmesine neden olabileceğini bilmeleri gerekir. Kongrenin bu hamlesi şaşırtıcı değildi, zira Kongrenin BM’nin tutarsız ve renk vermeyen tutumlarından tamamen bağımsız hareket etmesi pek mümkün değildi. İşlerin mantığı şunu söylüyor: eğer büyük başkentler ciddi pozisyonlar alsaydı... Uluslararası hareketlere ve girişimlere yansırdı, ama -ne yazık ki- arabulucu Martin Griffiths'in sahadaki uygulamaları böyle bir yansımaya işaret etmiyor.
Özetle, bir bütün olarak Arap bölgesi olağanüstü ve karmaşık koşullardan geçiyor ve en azından önümüzdeki yirmi yıl boyunca tüm dünya için büyük zorluklar oluşturacak. Bölge, nüfus patlaması, çölleşme, çevre kirliliği, ekonomik ve eğitimsel gerileme gibi krizlerle karşı karşıya bulunuyor ve bunların hepsi hayal kırıklığı, umutsuzluk ve radikal eğilimleri besliyor. Bu iç krizlerin yanı sıra bölgemiz, bazen çelişen ve bazen kesişen bölgesel ve uluslararası emellerden dolayı daha da kaotik bir hale dönüşmektedir. Bununla birlikte, uluslararası yaklaşım gerekli ciddiyet seviyesine ve sorumluluk duygusuna sahip görünmemektedir.
Arap dünyasındaki pek çok genç, artık uluslararası topluluğa veya uluslararası meşruiyete güvenmiyor. Bu gerçekten üzücü bir durumdur. Ancak, onlara yönelik sorumsuz ve anlaşılmaz uluslararası politikaların ışığında anlaşılabilir bir durumdur.
Durum bu şekilde devam ederse, sınırlar düşecek, sınırların düşmesiyle devletler de çökecek ve Cin’i şişeye geri döndürmek artık mümkün olmayacak!
TT
Arap dünyası, başkentlerin uluslararası kararlarını onaylamıyor
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة