Esad Salih Şemlan
TT

ABD’nin Suriye’den çekilmesinin nedenleri ve yankıları

Bu yazının yayınlanan birinci bölümünde (Şarkul Avsat 26 Mart 2019), Başkan Trump’ın ABD güçlerini çekme kararının, Suriye deevriminin başlangıç tarihi olan 15 Mart 2011’den bugüne ABD’nin tutumunu takip edenler için bir süpriz olmaması gerektiğini vurgulanmıştır. Çünkü bu karar; kısa görüşlü siyasi hesaplardan oluşan bir arka plana sahip ve ayaklanmayı desteklemeye yönelik bütün çabaları kesintiye uğratan etkinliği zayıf  bir ABD tutumunun tamamlayıcısı gibidir. Bu devam yazısında ise ABD’nin Suriye krizine yönelik tutumunun en önemli nedenleri, yankıları ve geleceğe yönelik dersleri üzerinde duracağız.
Kuşkusuz Suriye krizi; Suriye rejimi gibi baştan aşağı silahlı ve aşırı şiddet kullanmasını engelleyecek hiçbir öz kısıtlaması olmayan bir rejime karşı askeri çatışma ve gerilimi yükseltme gibi zor seçenekler söz konusu olduğunda ABD’nin bölgedeki rolünün merkeziyetini göstermiştir.Aynı şekilde Suriye toprakları üzerinde belirleyici bir rol oynamak için gerekenlere oranla bölgesel ve Avrupa ülkelerinin sınırlı kapasitelerini göstermesinin yanı sıra fiili olarak askeri güce sahip olan ama bunu etkin bir şekilde kullanacak siyasi iradeden yoksun ABD’nin bu konudaki tereddüdünün Suriye devriminin bütün müttefklerine nasıl da olumsuz bir şekilde yansıdığını da göstermiştir. ABD’nin bu tutumu, devirme verilen desteğin ivmesini zayıflatan bir tereddüt hali yaratmıştır.
Bazıları durumsal bazıları da yapısal tarihi yönelimler niteliğindeki nedenlerin birbirleri ile etkileşime girmesi toplamda ABD’nin Suriye krizine yönelik yaklaşımının dayandığı temelleri oluşturmuştur. Bu yaklaşım; ABD’nin Esed rejimi devrilene kadar doğrudan karışmak yerine krizi çevreleme çabası ile belirginleşmiştir. Bunun ana nedenlerinin tamamını da şu şekilde sıralayabiliriz:
Birincisi; Suriye’de 2011 yılının mart ayında olayların patlak vermesi ve gerilimin yükselmesi ABD yönetimi için kafa karıştırıcı bir süprizdi. Bu patlamadan önce Washington ve Şam, ABD’nin Irak işgalinin ardından yaşanan gerilimli bir dönemden sonra ilişkileri normalleştirme yönünde ilerlemekteydi. O dönemde ABD’nin Şam yönetimi ile ilişkilerini normalleştirme eğilimi; Obama yönetiminin Ortadoğu’da demokrasiyi destekleme (Democracy Promotion) adı verilen siyaset ile fiili olarak bağlantısını koparmaya dayanan  ABD’nin bölgeye yönelik genel yaklaşımından türemekteydi.
İkincisi; ABD yönetiminin Suriye devrimine yönelik temkinli bakışı, geri planda kalma görüşünü desteklemiştir. ABD bu görüşe; yüksek maliyete ve kayıplara neden olan, tekrarlanmasına yol açabilecek nedenlerin hiçbir şekilde düşünülmemesi gereken Irak’taki tecrübesi ışığında ulaşmıştır. Bu ölçütün yanlış olduğu ve hafife alınmış bir tahmin olduğu açıkça ortada olsa da Suriye krizinin ilk yıllarında; ABD’nin Irak’a doğrudan müdahele sonrası yaşadığı deneyime benzer bir deneyim yaşayabileceği olasılığı ve buna dahil olmamak için iki kat daha dikkatli olunması gerektiğine yönelik korku ABD’nin siyasi ortamına güçlü bir şekilde hakim olmuştur. Bilindiği gibi Barack Obama’nın seçim kampanyasının dayandığı güçlü noktalardan biri de başkan adayları arasında senatoda Irak’a savaş açma kararına karşı çıkan tek aday olması ve bunun tekrarlanmaması vaadinde bulunmasıydı.
Üçüncüsü; Obama yönetimi, Tahran ile bu konudaki gizli görüşmelerini 2012 yılında başlattığı nükleer anlaşmaya ulaşmayı Ortadoğu’ya yönelik politikalarında ilk sıralarda yer alan bir öncelik görmüştür. Bu anlaşmanın gerçekleşmesi ile de ABD, Suriye krizinde sanki sıfır sonuçlu bir denklemde yer almış gibi bir duruma düşmüştür. Obama yönetimi bu süreçte;  bölgeden yükselen ve bize göre doğru olan Suriye’de rejimin değişmesinin İran’ın stratejik olarak etkinliğini kıracağı,İran’ın doğal boyutuna dönmesinin önünü açacağı ve nükleer emelleri meselesini etkin bir şekilde ele alacağı tahminlerine de kulaklarını tıkamıştır. Yine Obama’nın İran ile Suriye’de karşı karşıya gelmenin bu anlaşmanın gerçekleşme olasılığını ortadan kaldırmasına yönelik korkusu; Suriye krizine tam anlamıyla müdahil olmak yerine ulusal güvenlik ve ABD’nin bölgedeki çıkarları için çok daha önemli olan önceliklerin korunması düşüncesinin güç kazanmasına katkıda bulunmuştur.
Dördüncüsü; ABD’nin tutumunun yapısal nedenleri açısından bakıldığında, ABD stratejik değerlendirmelerinde Körfez bölgesi dışında Ortadoğulu Arap ülkelerinin sahip oldukları stratejik değerin gerilemesi, Suriye’de ABD’nin kesin bir başarıya ulaşmaya öncelik vermemesine katkıda bulunmuştur. ABD yönetiminin 2011 yılında resmi olarak deklare ettiği Asya’ya Açılma (Pivot to Asia) stratejisi de kuşkusuz bunun açık bir göstegesidir.
Asya’ya açılma stratejisi analitik olarak farklı açılardan ele alınabilir. Örneğin tarihi açıdan bu strateji; 300 yıl boyunca Avrupa’nın egemen olduğu dünyadaki jeo-ekonomik ağırlık merkezinin Uzakdoğu ve Pasifik Okyanusu’na doğru yöneldiğine dair Batı stratejik düşüncesinin büyük bir bölümüne hakim olmaya başlayan stratejinin ifade bulmuş halidir. Çünkü bu bölge dünyadaki en büyük nüfusa ve dünya ekonomisinde en büyük paya sahip olmasının yanı sıra  rekor kalkınma oranların desteklediği bir sisteme de sahiptir.
Gelecek Asya’dadır sözü Batılı araştırma ve medya kuruluşlarında büyük bir popülerlik kazanmıştır. Hatta gizli ya da fiili sonuçlarının doğası ile ilgili yorumlarda görüş ayrılıkları olsa da teorik ya da pratik açıdan olsun hiçbir ciddi muhalefet ile karşı karşıya kalmadan analitik bir sonuç olarak siyasi karar mekanizmalarına kadar ulaşmıştır. Buna ek olarak; özellikle de ABD açısından son 40 yıl; ticaret, politika, kültür ve nüfus açısından Uzakdoğu ve Pasifik ülkeleri ile bağlantılı göstergelerde bir artışa işaret etmektedir. Diğer yandan Çin’in gücünün istikrarlı bir şekilde büyümesi; Pasifik Okyanusu’na kıyısı olan Asya ülkelerinin Pekin’in niyetleri ilgili kuşkularını arttırmış ve Çin’e yönelik güvenlik korkularının büyümesine yol açmıştır.
Bu da, Çin’in gücünü ve artan yükseleşini çevrelemesi için ABD’nin bölgedeki varlığını güçlendirmesine yönelik -ki bu zaten Soğuk Savaş’ın sona ermesinden beri ABD’nin bilinçli olarak takip ettiği bir politikadır- bir Asya yönelimi ve beklentisi yaratmıştır. Dolayısıyla ABD’nin Asya’nın doğusundaki varlığını güçlendirme arzusu ile bu varlığın yoğunlaştırılmasına yönelik bölgesel talep birleşerek “Asya çevresine odaklanmayı” öngörülebilir bir gelecek için uygun bir strateji haline getirmiştir.
Asya’ya Açılma stratejisinin Washington’un Ortadoğu ve daha düşük bir düzeyde Avrupa gibi dünyanın diğer bölglerine yönelik stratejilerinin öneminin gerilmesine dayandığını vurgulamak çok önemlidir. Aynı şekilde bu, ABD’nin Suriye krizine yönelik yaklaşımını az da olsa açıklamaktadır.
Ancak bu yorumun genişletilmemesi ve ABD’nin Körfez bölgesine yönelik yaklaşımını da kapsamaması şarttır. Çünkü bu bölge, yeterince yerimiz olmadığı için burada kendisine yer veremeyeceğimiz önemli nedenlerden dolayı  öngörülebilir bir gelecekte ABD’nin doğrudan stratejik odağı olmayı sürdürecektir.
Son olarak; bizzat Washington’un belirlediği “kırmızı çizgileri” savunmaması ve ABD’nin 2014 yılının eylül ayında hava saldırıları ile başlayan ardından gelişerek Suriye topraklarında  ABD varlığına ve kara operasyonlarına dönüşen DEAŞ ile mücadele metodu, ABD’nin Suriye krizine yönelik yaklaşımlarında takip ettiği genel stratejinin en bariz tanığı olduğunu belirtmeliyiz.
Hem Obama döneminde hem de Donald Trump’ın yönetime gelmesinden sonra ABD; DEAŞ’e karşı savaş ile rejimi değiştirmek için yürütülen savaşı birbirinden ayırmaya özen göstermiştir. Washington; muhalefetin ve Suriye devrimininin bölgesel destekçilerinin DEAŞ karşıtı savaşın, Suriye’yi Beşşar Esed rejimini kapsayan baskıcı ve tek adam yönetiminden kurtarma operasyonun bir parçası olarak görülmesi gerektiği yönündeki bakış açılarını inatla reddetmiştir. Bunun yerine Washington teorik olarak; Şam’daki rejimin devrimi bastırmaya gücünün yeteceğine yönelik güvenini güçlendirdiğini, birçok alanda Washington’un düşmanları olan dış destekçilerinin bu konuda kendisine yardım etme görevlerini kolaylaştırdığını ve Suriye’deki varlıklarını pekiştirme amaçlarını gerçekleştrimeye katkıda bulunduğunu açıkça görse de bu tutumunda ısrar etmiştir.
Son tahlilde ABD’nin bu tutumunun temel sonuçlarından biri de Trump yönetiminin İran’a yönelik başlatmış olduğu mücadele ve ambargo politikası ile açık bir şekilde çelişse de  kısa vadede İran’a Suriye’deki nüfuzunu güçlendirmesi için geniş bir alan açmış olmasıdır.
Bir diğer önemli sonucu; ABD’nin Suriye krizine yönelik tutumunun kesin bir şekilde bölgesel, küresel ve Suriye içerisinde ABD’nin (çok da önemsemiyor gibi göründüğü) güvenirliğine güçlü bir darbe indirmiş olmasıdır. ABD’nin bu tutumunun Obama ile Trump yönetimi arasında dikkat çekici bir şekilde bir devamlılık olduğunu ortaya çıkardığını kaydettiğimiz gibi bunun ABD’de geniş bir yurtiçi desteğe dayandığını da kabul etmeliyiz.
Son olarak şunu da söylemeliyiz ki; ABD’nin Suriye’ye yönelik tutumu, bazen birbiriyle çelişme derecesine varacak kadar tereddütlerle sarmalanmış ve Washington’un bölgedeki konumunu zayıflatmış olsa da bugün kendisine Suriye rejimi ile rehabilitasyon ve normalleştirme sürecine girdiği gözüyle de bakılmamalıdır.
Çünkü ABD’de var olan ve Trump gibi “sıradışı” bir politikacının bile aşamayacağı siyasi engeller ve yasalar bunun önüne geçmektedir. Washington ile Esed rejimi arasındaki diplomatik düşmanlık yakın bir geleceğe kadar devam edecek ve bütün Arap ülkelerin büyükelçileri Şam’a dönse de ABD büyükelçisinin yakın bir zamanda dönmesi uzak bir ihtimal gibi görünmektedir.
*Prens Faysal Al-i Suud Diplomatik Araştırmalar Enstitüsü