Abdurrahman Raşid
Suudi Arabistan’lı gazeteci. Şarku’l Avsat’ın eski genel yayın yönetmeni
TT

Arap devrimlerinin ikinci dalgası

Libya, Cezayir ve Sudan’da eşzamanlı meydana gelen olayların, halk hareketini ve kitlelerin siyasi değişim isteğini temsil ettiğini varsayarsak bu durumda biz, 2011 yılında başlayan Arap devrimlerinin ikinci bölümüne şahit oluyoruz demektir.
İki dalga arasındaki fark, Arapların ikinci dalgayı pasif bir şekilde karşılamasıdır: Şüphe çok, istek az. Başkent Cezayir ve Hartum sokakları, yüz binlerce göstericiyle dolduğu bir zamanda bir anket bile yapmadan insanların duygularını nasıl anlayabiliriz? Değişim isteğine rağmen 2011’in başıyla bugün gördüklerimiz ve duyduklarımız arasında büyük bir fark var. Aydınlar, halk hareketinin nedenleri ve muharrik unsurları konusunda şüphe olduğunu açık bir şekilde dile getiriyor.
Hedef rejimlerin öfkeli bir şekilde protesto edilmesine rağmen değişim noktasında bir endişe mevcut. Bu ülkelerin sonunun rejimin değişmeyip ülkenin yıkıldığı Suriye’ye ya da Yemen’e benzemeyeceğini kim garanti edebilir? Yine bu ülkelerin zorlu ve çalkantılı bir geçici süreçten geçen Tunus ve Mısır gibi –ki bu ülkelerde, sıkıntısız bir değişim meydana gelebilirdi- değişimin olup istikrarın gerçekleştiği devletlere benzemeyeceğini kim garanti edebilir?
Hiç şüphesiz bölgede istek azaldı. Arap Baharı’nın sonuçları, korkunç bir kâbusa benziyor. Gün geçtikçe büyüyen ve uzun bir rahatsızlığı yansıtan Sudan’daki olumlu halk hareketinde bile göstericiler, rejim değişikliği dışında başka bir fikir ortaya atmadı. Daha iyi bir alternatif görmedik. Muhalif kanat Sadık el-Mehdi, kutsal dini ve ailevi fotoğrafı ve öfkeli durumu yansıtan bir aynadır. Libya’da ise değişim, üstten yani militanların yönetime katılmasına reddeden yerel, bölgesel ve küresel güçlere karşı direnen ulusal ordudan geldi.
Barışçıl olmayan silahlı intifada, büyük bir desteğe sahip. Muhaliflerin dediği gibi bu intifada, kötü bireysel bir rejim inşa edebilir. Fakat halk, 2011 devriminin mirasından kurtulmak istiyor. Çünkü bu miras, Libya’yı parçaladı. İnsanlar, her gün tehlike içinde yaşamaya başladı. İnsanların “de facto” duruma ayaklandığı Sudan’ın aksine Libya’da devrim üstüne devrim meydana geldi ve bu devrimden kurtulmaya yönelik bir girişim başladı.
Yemen’de Husilerin ve dönemin devrik Cumhurbaşkanı’nın öncülük ettiği darbeye karşı bir savaş mevcut. 2011 yılında Yemen devriminin getirdiği meşruiyeti hâkim kılmak, devrimi baltalayan Husilerden ve eski rejimdeki asilerden kurtulmak için bir mücadele veriliyor. 
Cezayir’de ise büyük bir halk devrimini önlemeye yönelik bir süreç görüyoruz. Zira ordunun himayesinde sokaklar ve meydanlar, göstericilere açıldı. Kahire’de Ocak 2011 devriminin neredeyse tekrarı bir senaryo yaşanıyor. O dönemde ordu, Tahrir Meydanı’nı ve çevre sokakları yoğun bir şekilde doldurarak güvenliğe katkı sağlamıştı. Cezayir’de askerler, göstericilerin arasında ilerledi ve değişim isteklerini dile getirdi. Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika, istifa etmek, cumhurbaşkanlığı adaylığını geri çekmek ve yönetime bağlı liderleri görevden almak ya da tutuklamak zorunda kaldı. Askeri halk devrimi, gerekli değişim düzenlemeleri üzerinde çalışmaya devam ediyor.
Libya, Cezayir ve Sudan yeni bir dalgayı temsil ediyor. Fakat bu ülkeler, Arap Baharı’nın ruhunu ve atmosferini temsil etmiyor. Devrimleri, değişimi ve baharı memnuniyetle karşılamak için birbiriyle yarışan uluslararası güçler bile barışa çağıran uyarı mahiyetli açıklamalar dışında bu yeni dalgaya sessiz kaldı.