İyad Ebu Şakra
Siyasi analist, tarih araştırmacısı
TT

May’in sonu: Bir düşünce ve kimlik krizi belirtisi

İngilizler ve İngiliz olmayanlar, Theresa May'in görevinden ağlamaklı bir şekilde istifa ettiği manzarayı üç yıllık Başbakanlığı dönemindeki en çarpıcı tablo olarak hatırlayacaktır.
13 Temmuz 2016'da İngiltere’de bu göreve gelen May,  Margaret Thatcher’dan sonra bu görevi devralan ikinci kadın siyasetçi oldu. İktidarda iken rahat bir dönem geçirmedi ve sahip olduğu tecrübenin kendisine olumlu yansıdığını söylemek zor.
Yapabileceğinin en iyisini yaptığını söyleyenler var, çünkü pes etmesine neden olan zorluklar yapısal politik zorluklar ve bunların kimlik ve kültürle ilgili boyutları var. Dolayısıyla güç ve popülarite bakımından hangi seviyeye ulaşırsa ulaşsın bu zorluklar karşısında yenilmeyecek lider yok gibiydi. Hatta İngiliz siyasi gözlemciler, 1902'den bu yana en uzun muhafazakâr başbakan olarak görevde kalan Thatcher’ı mağlup eden ve iktidarını sonlandıran zorlukların aynı zorluklar olduğunu iddia ediyorlar.
Meselenin parti ile olan kısmından başlayalım, Özellikle bu iki hükümetin yani David Cameron ve Theresa May hükümetlerinin –Her ikisi de Muhafazakâr Parti’ye liderlik etmek için seçilmişlerdi sonradan Başbakan oldular-  sonlanmasını hızlandıran şey, her ikisinin de uzlaşmacı politikacılar olmasıdır. Diğer bir ifade ile her ikisinde de liderlik nitelikleri yoktu. Bu durumda, bir Parti Muhafazakâr Parti gibi derin entelektüel veya kişisel bölünmelerden mustarip olduğunda, kararlı ve cesur pozisyonları benimseyen güçlü bir kişiliğin partinin başına gelmesinden kaçınır; zira bu kişilerin en az hırsları kadar düşmanları olur. Farklı parti kanatları bir araya toplayamaz.
Gerçekten de, tarihi lider Winston Churchill’in emekli olduktan sonraki Muhafazakâr Parti’nin tarihine yani 1950’li yıllara geri dönersek, partinin güçlü ve hırslı kişiliklerle dolu olduğunu görüyoruz. Ayrıca, bu şahsiyetler hem iç meseleler (ekonomi, kamu-özel ilişkileri, İrlanda meselesi) hem de dış meselelerde (soğuk savaş, sömürge ile olan ilişkileri, ABD ile özel ilişkiler, vb.) heyecan uyandıran birbirlerinden farklı politikalar izlerlerdi. Bu dönemin en hırslı liderleri arasında, kritik bakanlık görevlerinin çoğunu devralan Richard (Rab) Butler (1902-1982) vardı, ancak parti onu peş peşe devirdi ve onu liderliğe seçmedi. Bu yüzden Muhafazakâr partililer hala Butler'a "sahip olmadığımız en iyi başbakan" diyorlar.
Politika veya ideoloji kısmına gelecek olursak, sağcı aşırılık yanlısı hareketler de dâhil olmak üzere parti içinde her zaman birkaç akım olmuştur.  Eski Milletvekili ve Bakan Enoch Powell (1912-98) bunlardan biridir. Bazı konularda sert siyasi tutumlar benimsemeleri partiden kopmalarına neden olabilmiştir. Daha sonra, en parlak radikal liderlerden biri de Margaret Thatcher’dır. "Patronu" Sir Keith Joseph ve "öğrencileri" Michael Portillo, John Redwood, Ian Duncan Smith ve Michael Howard'ı bu bağlamda zikredebiliriz.
Öte yandan, toplumun birliğine ve “Homojen Ulus” (Tek Millet) ideolojisine inanan ılımlı liberal akımlar var, en belirgin yüzler eski Milletvekili Sir Lain McLeod (1913-1970), eski Başbakan Edward Heath ve Milletvekili ve Bakan Reginald Modling’dir. Şu anda, partinin radikal tutumlarına en büyük direniş başlatan eski Başbakan John Major ve eski Başbakan Yardımcısı Michael Heizltein var.
Avrupa ile olan ilişkiler ise, Muhafazakâr Parti içinde uzun süredir tartışılan ve görüş birliğine varılamayan bir konudur. İrlanda krizi, sömürgeciliğe maruz kalmış ülkelerin bağımsızlığı, İngiliz Milletler Topluluğu ile olan ilişkiler bu konulardan bazılarıdır. Edward Heath, Avrupa ile yakınlaşmayı savunuyordu ve partinin ılıman kanadı şu an aynı politikayı benimsiyor.
Heath'in baş düşmanı Thatcher, Avrupa ile bütünleşmeye şiddetle karşı çıktı ve şimdilerde Thatcher’in "öğrencileri"  radikal tutumlarıyla tanınıyor, yeni nesil bu sağcılar benzer bir tutum sergiliyor, AB’den çekilme (Brexit) isteklerini dile getirmekte tereddüt etmiyorlar. Nihayet 2016 yılında Birlikten ayrılışla ilgili tarihi referandum sırasında fanatik bir kıvamda "çıkış" çizgisinde durdular.
Burada, ılımlıların önemli bir kısmının Avrupa ile güçlü bütünleştirici ilişkileri desteklemesinin bu eğilimin pragmatik ve gerçekçi düşüncesinden kaynaklandığı söylenebilir. İngiltere artık, çıkarlarla ilişkili olduğu “üç geleneksel çevre" ile önceden olduğu gibi sorunsuz bir şekilde hareket edemiyor. Bu çevreler: İngiliz Milletler Topluluğu ailesi, ABD ile özel Atlantik ilişkisi ve Avrupa. “Milletler Topluluğu” kökten değişti ve ürettiği katma değer azaldı. Washington'la olan ilişkiler artık İngiltere'ye münhasır veya ayrıcalıklı değildir, Almanya ve Japonya gibi zengin ülkelerin bile Washington ile çok güçlü ve özel ilişkileri vardır ve bu ilişkinin Rusya (Avrupa'da) ve Çin'in (Asya'da) artan gücü ile daha da güçlenmesi muhtemeldir. Bu nedenle, geride bir tek Avrupa kalıyor... Coğrafi, tarihsel ve muhtemelen ekonomik olarak en yakın yer burası. Buna karşılık, ideolojik fanatizm - kibirli içe kapanmacılık dememek için böyle niteledik- "eski kıta" ile bağları koparmak konusunda ısrarcı davranıyorlar.
Aşırı sağ kanatta yer alanlar Muhafazakâr Partiden ayrılarak Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’ni kurdular. Bu partinin artan popülaritesi eski Başbakan Cameron'ın -muhafazakârların bölünmesini engellemek adına- çaresiz bir girişim olarak nitelenebilecek bir referandum vaat etmesine yol açtı. Ayrıca, Muhafazakar partiden çıkan diğer bir parti de Brexit Partisi oldu, son Avrupa seçimlerinde eski partilerine kazandırdıkları oylardan daha fazlasını muhafazakar seçmenden geri alması bekleniyor.
Referandum sonucunun “çıkış” yönünde sonuçlanması Cameron’u şaşırttı -kendisi kalma yanlısıydı- ve onu istifaya zorladı. Parti’nin birliğini korumak için hemen ardından May -o günlerde o da kalma yanlısıydı- seçildi. O zamanlar May, referandumun sonucuna olan bağlılığı nedeniyle çıkış kampında yer almak durumunda kaldı, ancak pürüzsüz bir çıkış adına yürütülen müzakere girişimlerinde hem Parti hem de Avrupa olarak başarısız oldu. Böylece, kendini bir çıkmaz sokakta buldu... İstifa etti.
Şimdi, Muhafazakâr Parti içinde fanatik çıkış savunucuları arasında açık bir savaş devam ediyor.
Ilımlılar ise, bugünlerde dünyanın birçok yerinde esen popülizm ve şiddetli ayrılıkçı rüzgarlarından bir şekilde faydalanmak istiyorlar.
Fanatikler meseleyi daha da büyütmekle meşguller, İngiltere'nin daha iyi bir konumda olacağı konusunda ısrar ediyorlar, çünkü alternatif ekonomik ortaklar bulunduğunda "Avrupa'nın kısıtlamalarından kurtulmuş olacaklarını varsayıyorlar. Ayrıca ulusal birliği risk altına sokuyorlar, İskoç ve Kuzey İrlandalı milliyetçilere kendi seçimlerini yapabilmeleri yönünde bir koz veriyorlar.
Buna karşılık, kontrolsüz popülizm ılımlıları zayıflatıyor...
Bazıları, ideolojik bölünmeleri her zamankinden daha güçlü ve daha derin hale bir partinin yeniden ayağa kalkabileceği umudunu kaybetmeye başladı. Hiçbir liderin bunu başaramayacağını düşünüyorlar.