Meşrutiyetin ilanı ile başlayan süreçte çoğulcu ve aktif bir demokrasi deneyimine sahip olan Osmanlı Türkiye’si TBMM’nin 1. döneminde de aynı çeşitliliğini korumuştu.
Ancak ülkenin yok olma/beka tehdidi ile karşılaşması bir kimlik/benlik sorgulamasına yol açtı.
Osmanlı’nın Balkanlar’dan çıkarılması ardından Rusya’nın Kars’ı ele geçirmesi, 1915’te yaşanan Çanakkale Savaşı’nda ülkenin kalifiye kadrolarının kaybedilmesi, ardından aynı yıl içerisinde yaşanan 1915 Ermeni Tehciri Anadolu’da yaşanan büyük travmalardı. Ardından yaşanan topyekûn işgal girişimi ve Milli Mücadele yılları. Bu süreç gerçekten de Osmanlı toplumu için bir alt-üst oluş, bir ölüm-kalım savaşıydı. Anadolu’nun dönemin küresel egemenleri tarafından paylaşılma girişimi ve bu girişimin öncü işgal kuvveti olan Yunan işgali Osmanlı’nın belleğinin geri dönülmez biçimde tahrip olmasına ve yeni bir kimliğin şekillenmesine yol açacaktı.
Çoğulcu Müslüman-Gayrimüslim tebaalardan oluşan Osmanlı toplumu yerini Türk Ulusuna bırakacaktı. Bu süreçte Milli Mücadele kadrolarının öncüsü olan Mustafa Kemal Paşa yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni Fransız Devrimi’nin tekrarı şeklinde kodlayacaktı. M. Kemal, Batı aydınlanmacılığını esas alan pozitivizmi dünya görüşü olarak benimsemiş biriydi. Pozitivist aydınlanma devrimi ile yeni Türkiye’nin kuruluşunu özdeşleştiren Mustafa Kemal dine ait görüşlerini kendi el yazısıyla kaleme almıştı.
Bu aydınlanmacılık özetle teoride dini gerilik, dinden kopuşu ve deizmi ve dahası ateizmi ilericilik olarak görüyordu. Bu kopuş sürecini de aşamalı olarak dinin pozitivist standartlarda tartışılması ile buharlaşacağı tezine dayanıyordu. (Aynı şablon Leninizm’de de mevcuttu. Din yapısal olarak bir hurafe olduğundan rasyonalite karşısında gerçek yüzü ortaya çıkacak ve ifşa olacaktı.)
Rasyonalite ekseninde deist ve ateist aydınlanmacılık beraberinde bilimsel atılımı getirecek bu da ekonomik ve toplumsal kalkınmayı doğuracaktı. Bu teori-pratik çerçevesinde Yeni Türkiye Cumhuriyeti eğitim politikalarıyla yukarıdan aşağıya doğru ideolojik bir dönüşüme tabi tutulmaya çalışılırken, ekonomik kalkınma ve Anadolu’ya sıkıştırılarak yok edilmeye çalışılan bir toplumun yeniden kimliklenerek ayağa kalkmasının başarı hikayesi olarak anlatıldı.
Bu toplum inşasında belirlenen iç düşmanların da “ideolojik idealizm” coşkusuyla imhasını/tasfiyesini beraberinde getiriyordu. Alevisi, Kürdü, Lazı, Yahudisi, Ermenisi, Sünni dindarıyla farklı seslere yönelik baskılar ve ötekileştirmeler bu aydınlanmacı yeniden diriliş idealizmi içerisinde meşrulaştırılıyordu.
Tüm insan hakları ihlallerine ve baskıcılığına rağmen Atatürkçü idealizm kendi bağlamında Modern Türkiye’yi inşa etmeyi, yeni bir ekonomi ve kalkınma hamlesini başarabildi. Bitme noktasında yeniden ayağa kalkabilme noktasına gelmesi, Türkiye’deki geniş halk kitleleri nezdinde Atatürkçülüğü teorik idealizmini kabullenmese de Pratik kalkınmacılığını benimsemesine yol açtı.
Bu benimseme hali, Atatürkçülüğün ideolojik keskinliklerini törpüledi ve ütopik radikalizmini yerini pragmatik yumuşamalara bırakacaktı. Öncelikle pozitivist, külliyen dini karşısına alan söylem, önce yerini “Dinde Reform” çabalarına ardından da Türk-İslam senteziyle barışmaya bıraktı.
Bu durum da herkesin kendisine göre Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü yorumlamasına/kurgulamasına yol açtı. Alevilerin Atatürk’ü, Sağcıların Atatürk’ü, Sosyalistlerin Atatürk’ü, Kapitalistlerin Atatürk’ü, Sosyal demokratların Atatürk’ü Perinçek’in Atatürk’ü, Haydar Baş’ın ya da Yaşar Nuri Öztürk’ün Atatürk’ü gibi birbirlerini tanıyamaz halde bin bir surat bir kurguyu ifade ediyor.
Bu sentezci kimi zaman sığınmacı kimi zaman pragmatist kimi zaman naif Atatürk(çülük) imgelerine, Erbakan’la başlayan Erdoğan’la süregelen yeni bir “kendisi iyi çevresi kötü Atatürk” anlatısı da ekleniyordu.
Buna karşın daha bağımsız Atatürk eleştirileri 3 ana kesimden geliyordu. Fikret Başkaya, İsmail Beşikçi, Ayşe Hür, Taha Parla, İbrahim Kaypakkaya gibi Sosyalistlerden, Atilla Yayla, Yıldıray Oğur gibi liberallerden, Hasan Hüseyin Ceylan, Hamza Türkmen, Bahadır Kurbanoğlu gibi İslamcılardan geliyordu.
Bir de Kemalizm’i vülgarize bir arabesk dil üzerinden popüler eleştiri literatürü var ki Atatürk’ün şahsını, soyunu hedef alan, fikir dünyasından çok özel hayatına saldıran, abartılı ve komplo teorileriyle örülmüş makullükten uzak bir Atatürk düşmanlığı da hep var olageldi. Şevki Yılmaz, Kadir Mısıroğlu, Hasan Mezarcı gibi isimlerde bunu net olarak görüyoruz.
Bu pespayelik aynı zamanda yukarıda örneklerini verdiğimiz soğukkanlı ve ciddi Atatürkçülük eleştirilerinin de önünü tıkayan ve karşılıklı fanatizmleri besleyen bir işlev de görecekti.
Radikal ateist teori yerini “Türk Dini/Ulusallaştırılmış yeni bir İslam” üretimine bırakmış, ancak 2. Dünya Savaşının bitimiyle beraber Dünyada yaşanan değişim Atatürkçü rejimin halk desteğini ve ömrünü uzatmak için gereken barışmasını Demokrat Parti eliyle gerçekleştirdi.
İslami düşüncede yenilenme taraftarı Mehmet Akif Ersoy’un hem gelenekçi dindarlar hem de materyalist elitler tarafından dışlanması sonrası Türkiye İslamcılığında baskın olan çizgi muhafazakarlar ile iç içe geçmiş, Osmanlıcılıkla ve tarikatçılıkla kol kola girmiş bir İslamcılık oldu.
60’lı yıllarda Arap dünyasından ve Hint Alt Kıtasından, 80’li yıllarda ise İran’dan yapılan tercümeler Türkiye İslamcılığını tekrar küresel/ümmetçi ufukla buluşturuyordu. Ancak bu ümmetçi bakış açısı, ana akım Osmanlıcı/muhafazakar damarın yanında hep azınlıkta kaldı.
Atatürkçülük mü İslamcılığı İslamcılık mı Atatürkçülüğü besliyor?
70’li yıllarda bu iki damarı sentezleyen Milli Görüş hareketi “Adil Düzen” projesiyle Kemalist kalkınmacılığa ve aydınlanmacılığa alternatif olarak ortaya çıkmıştı. “Adil Düzen” Atatürkçülük adına dışlanmış kesimlere seslenen bir karşı-kurtarıcılık vaadiydi. Adil Düzen, Kürtlere ve dindarlara yönelik ayrımcılıklara vurgu yapmakla kalmıyor, İzmir İktisat Kongresi’nde temelleri atılan ve DP sağ-Atatürkçülüğüyle tahkim edilen faizci kapitalizme de bir itirazdı.
Milli Görüş’ün yerel yönetimlerde elde ettiği başarılar Kemalizm’in kalkınmacılığına bir cevaptı, ancak aynı başarı teorik aydınlanmacılıkta gösterilemedi. Aksine, Kemalizm’in ideolojik argümanlarını tutarlı bir eleştiriye tutmak yerine Mustafa Kemal’in özel hayatına yönelik saldırılar, hakaretler, yakın tarihe yönelik komplolar, şehir efsaneleri üretmekle oyalandı. Bu seviye sorunu ise Osmanlıcı/muhafazakar tepkiselliğin halk nezdinde inandırıcılığını günden güne eritti.
Tüm dejenerasyonuna ve yıpranmışlığına rağmen Atatürk imgesinin ve Atatürkçülüğün sağ ve sol kanatlarıyla halk tabanını yitirmemiş olması bir yana, Milli Görüş’ün alternatif olmadaki başarısızlığının bir başka sonucu ise AK Parti’nin uzlaşmacı söyleminde kendini gösterecekti.
2002’de kurulan ve 28 Şubat post-modern darbesine halkın cevabı olarak 2003’te ezici bir oy çoğunluğuyla iktidara gelen AK Parti, Atatürk’le barışan bir kalkınmacılık olarak sahnedeydi. Mustafa Kemal’in “kutsal şahsiyeti”ni tartışmaksızın “çevresini” eleştirmeyi seçen AK Parti kadroları 18 yıllık iktidar döneminde, askeri vesayeti ortadan kaldırma hedefiyle daha sonra adına FETÖ denilecek Gülen Cemaati ile işbirliği yaptı.
Bu süreçte sol-Atatürkçü kesime yönelik, tarihe ETÖ, Balyoz operasyonları/davaları olarak geçen bir rövanş sürecine şahit olduk. Bu süreçte yaşanan hukuksuzluklar, Tek Parti dönemi ve sonrasında farklı yoğunluklarla Atatürkçü rejim tarafından yapılan hukuksuzluklara alternatif bir anti-tez iddiasındaki “Adalet ve Kalkınma”nın topluma uğrattığı ilk hayal kırıklığıydı.
İkinci hayal kırıklığı ise Ergenekon süreciyle AK Parti’nin bir zamanlar ortağı Gülen Cemaati’nin yaraladığı adalet duygusu ve diğer hayat tarzlarının ötekileştirilmesi 15 Temmuz’a gidilen sürecin yapıtaşları olmuştu.
FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimiyle, kumpaslarla birlikte ülkeyi sürüklediği paranoid ruhsal bozukluğu, darbeye maruz kalan devletin intikamcı ve toptancı bir öfkeye kapılmasına yol açtı. Hukukun askıya alındığı ve topyekûn bir imha-intikam harekatına dönüşen OHAL süreci KHK’larla devam etti ve ETÖ süreci FETÖ süreciyle bir kez daha adaletsizliklere, it izinin at izine karıştığı bir alacakaranlığa soktu ülkeyi.
Geniş halk kesimleri açısından yaşanılan haksızlıklar, hukuksuzlukların müsebbibi Atatürkçülüğe alternatif olarak ortaya çıkan Cemaatçisiyle Particisiyle dindar kesimler görülüyor.
AK Parti’nin eko-politiğini inşaat sektörü başta olmak üzere birçok alanda gelişen ihalecilik ve rantiyecilik de dindar kesimlerin halk nezdinde 80’lerdeki temiz ve alternatif kimliklerini kaybetmeleri demekti.
1920’li ve 1930’lu yıllarda Türkiye’yi küllerinden doğurmayı vaat eden ve öyle ya da böyle bunu başaran Atatürkçülük’ün 2000’li yıllara söyleyebileceği bir söz var mıdır? Arkaik bir kişi kültünü yaşatmanın ya da 30’lu yılların bağlamına göre kurgulanmış bir ideolojinin sosyal demokrat ya da sağcı kanatlarıyla halen toplumda kabul görmesinin ana sebebi, alternatif olarak sahneye çıkan dindarların ortaya koydukları başarısız performanstır.
Toplumun adalet özlemine ve düşünsel özgürleşme taleplerine ilk ve orta dönemlerinde cevap vermeye çalışan AK Parti’nin Gülen Cemaati’yle yaptığı işbirliği, 15 Temmuz sonrasında ise Milliyetçi-Ulusalcı çevrelerle girilen işbirliği Türkiye’deki muhalefet-iktidar belleğinin ironik biçimde aynileşmesine ve akışkanlaşmasına yol açtı.
Her partinin aynı anda hem Atatürkçü, ulusalcı hem de sosyal demokrat olabildiği ve aynı anda hem iktidarın hem muhalefetin benzeri artılar ve eksileri paylaştığı bir aynileşme…
Bu bağlamda “Atatürk’le barışık” Tayyip Erdoğan ile “Dinle Barışık CHP’li” Ekrem İmamoğlu figürlerinin Türkiye’yi özetlediğini söyleyebiliriz.
Ana kutuplar olarak kabaca görebildiğimiz iki kesimin aslında pek de birbirlerinden farklı düşünüş tarzlarına sahip olmadıklarını sadece birbirlerine karşı kullandıkları argümanların farklılaştığını bu sebeple de zaman zaman değişen ittifakların pragmatist yer değiştirmeler olduklarını da söyleyebiliriz. HDP ve MHP’nin ittifaklardaki yer değiştirmeleri gibi…
Empati kültüründen yoksun siyasi taraftarların anlamasının imkansız olduğu bu durumun yeni siyasi oluşumlara da gebe olduğunu ifade etmek gerek. CHP’nin Ecevit ile birlikte sola kayması ve bugün geldiğimiz noktada sağ ve solu kapsama gayretinin “Yeni CHP” ve “Umut” söylemiyle açığa çıkması “İmamoğlu” markasıyla daha da belirgin hale gelirken AK Parti’nin girdiği ittifaklara göre şekil alması ve bu durumun oluşturduğu iç rahatsızlıkların yeni oluşum arayışlarına sebep olması önümüzdeki günlerde daha çok konuşulacak siyaset sosyolojisi başlıkları olacağa benziyor…
TT
Türkiye aynası: Birbirine karışan kutuplar
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة