Emir Tahiri
İranlı gazeteci-yazar
TT

İran ve yasak Amerikan meyvesi

“Bizden neden nefret ediyorlar?”
İran İslam Cumhuriyeti’nde iktidarı elinde tutan Humeynici oligarşinin, ABD’ye karşı sergilediği düşmanca tutumu tartışırken Amerikalılar bana sürekli bu soruyu yöneltiyorlar.
İran’ın emperyalist Rusya Çarlığının örsü ile Büyük Britanya’nın çekici arasında sıkışıp kaldığı 19. yüzyılın ilk zamanlarından itibaren uzun yıllar boyunca ABD’nin, İran’a sıkı ve dostane ilişkilerle bağlı olan tek büyük güç olduğu göz önünde bulundurulduğunda bu sorunun taşıdığı şaşkınlık duygularının sebebini anlamak zor değil.
Rusya, İran’a üç kez saldırdı ve İran’ın Kafkasya ve Orta Asya’daki geniş topraklarına el koydu.
Benzer şekilde İngiltere de İran’ı, sömürgesi Hindistan’a bağlamak ya da yeni kurduğu sömürgesi Afganistan’ı genişletmek için büyük oranda İran toprağını çekip aldı.
İran bir süre bu iki düşmanı dengeleyen bir ağırlık olarak Napolyon yönetimindeki Fransa’dan medet umdu. Gerçekten de Ruslara ve İngilizlere karşı savaşabilecek modern bir ordu kurmasında İran’a yardımcı olmak üzere General Ghardan komutasında bir askerî ekip gönderildi. Fransızlar, İran’ı modern bir topçu sınıfı ile takviye ederek İran’ın ilk askerî akademisini kurdular. Gelgelelim yenik Napolyon, 1815 yılında Rusya ile imzalanan Tilsit Anlaşması’nda İran’a ihanet ederek İran topraklarının Rusya’ya katılmasını onayladı.
I. ve II. Dünya Savaşlarında Ruslar ve İngilizler, İran’a karşı saf tutarak açık ve net bir şekilde ilan etmiş olduğu tarafsızlığını ihlal ettiler.
II. Dünya Savaşı’nda Ruslar ve İngilizler, Nazi Almanyası’nakarşı savaşan Stalin ordusunu beslemek için İran’ın erzak depolarını yağmaladı. İngilizler, İranlılara daha sonra hiçbir değeri olmadığı anlaşılan borç senetleri sunarken Ruslar yağmaladıklarına karşılık hiçbir ödemede bulunmadı. Yetmedi,Sovyet Rusya, “korumak”için İran’ın altın rezervlerini de Moskova’ya taşıdı!
Bundan bir sene sonra ABD savaşa dâhil olarak Sovyetler Birliği’ne malzeme taşıma işini düzenlemek üzere bir ekip gönderdi.
Çok geçmeden şu iki sebepten ötürü onlara, İngilizler ve Ruslardan ‘farklı’ bir nazarla bakılmaya başladı:
İlki, İran topraklarından geçen demiryolunu kullanım da dâhil olmak üzere aldıklarının karşılığında nakdî bir bedel ödemeleri.
İkincisi de İran’ın eşit bir müttefik olduğu konusunda ısrarcı olarak onu BM kurucuları arasına katmaları.
Nazi Almanyası’nın yenilgisinin ardından ilk önce ABD, daha sonra da İngiltere İran’dan güçlerini çekti.
Sovyetler ise ilhak etme ümidiyle İran’ın kuzeybatısında yer alan bölgelerde kalmaya karar vermişti.
İran, ABD’nin desteğiyle bu durumu BM’ye taşıdı. Washington’ın askerî güç kullanma yönündeki tehdidi, Stalin’in İran’dan çekilmeye ikna olmasında yardımcı oldu. O zamanlar Stalin, nükleer silahlara sahip olmadığı için ABD’yle bir çatışmaya girmekten kaçındı.
ABD’nin o sıralarda İran’da stratejik ve ticari bir çıkarı olmamasına rağmen Başkan Harry S. Truman, ülkelerini yeniden inşa etmeleri için İranlılara destek olmaya karar verdi.
ABD gıda yardım programı Care, İran’da ülke genelinde bir açlığın önlenmesinde katkı sağladı ve salgınların sebep olduğu kitlesel ölüm vakaları ile geçen tam bin yılı sona erdirdi. Aynı şekilde ABD, modern tasarımlı ve donanımlı 400’den fazla okul yapımında da İran’a yardımcı oldu. Üstelik onlarca Amerikalı uzman da İranlı yöneticilere eğitim verdi.
İran, 1956 yılında Şah’ın ülkenin yabancı yardımlara muhtaç olmayacak kadar güçlendiğine dair açıklamasına kadar Amerikan yardımı alan ülkelerin başında geliyordu. Yardımlar durdu ama ABD’nin İran kamuoyundaki olumlu imajı büyümeye devam etti.
Amerika Birleşik Devletleri, İranlı orta tabakanın yüksek eğitim almaya çalışan çocukları tarafından rağbet gören bir adres haline geldi. 1957-79 yılları arasında ABD’deki enstitü ve üniversitelerde 200 bin kadar İranlı bulunmuş. İki taraf arasında 800 bini aşkın da evlilik kaydı bulunuyor ki bu, modern İran tarihinde en büyük sayı.
İktidardaki Humeynici oligarşi de çocuklarını eğitim için ABD’ye gönderme geleneğini sürdürdü. İslami Şura Meclisi’nin yayınladığı istatistiklere göre 2000’den fazla Humeynici sivil ve asker çocuğu, ABD’de eğitim almış.
Devrim Muhafızları’nın eski üyelerinden, basın mensuplarından ve güvenlik teşkilâtından onlarcası da Amerikan üniversite ve düşünce kuruluşlarında çalışıyor. Aynı şekilde çok sayıda Humeynici yetkili, ABD üniversitelerinin diplomasına sahip.
Meclisin yayınladığı istatistiklere göre üst düzey yüzlerce Humeynici yetkili, ABD vizesi ve daimî oturum izni olan ‘yeşil kart’ taşıyor.
1979 yılında Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nin saldırıya uğrayarak diplomatların rehin alınması iki ülke arasındaki ilişkilerde bir soğukluğa sebep oldu.
Bununla beraber ABD’li siyasetçiler, İran ile yeniden dost olmak için hayal kurmaya ve çalışmaya devam etti. İran-Irak Savaşı esnasında ABD, Saddam Hüseyin güçlerini püskürtmesi için İran’a istihbarat sızdırdı ve silah kaçakçılığı yaptı.
Dönemin Devrim Muhafızları Ordusu Genel Komutanı Muhsin Refik Dost, başta tanksavar füzeleri olmak üzere ABD silahlarının savaşın gidişatının İran lehine çevrilmesinde kritik bir rol oynadığını ileri sürdü.
Fransız Diplomat EricRouleau’nun aracılığıyla Refik Dost, Reagan yönetiminin Dışişleri Bakanlığı’nda üst düzey bir yetkili olan Robert Oakley üzerinden Washington ile bir iletişim kanalı açtı. Bu esnada dönemin İran Başbakanı Mir Hüseyin Musevi de yardımcısı Abbas Kangarlu üzerinden Washington ile gizli bir diyalog kurdu.
İmam Humeyni, sağ kolu olan Ali Ekber Haşimi Rafsancani yoluyla bu kanalı açık tuttu. Obama yönetimi ile Humeynici rejim arasındaki ‘balayı’ da yeteri kadar belgelendi. Şimdi, bu arka plana bakıldığında şu soru daha da hayret verici görünebilir:
“Bizden neden nefret ediyorlar?”
Cevabı basit. Aslında bir devlet olarak İran’ın ABD’ye yönelik nefret duyacak bir gerekçesi yok.
İhtiyaç anlarında dostluğunu ispat etmiş bir devlete karşı olumlu duyguları sürdürmek içinse birçok sebebi var.
Ama tabi bir ‘İslam Cumhuriyeti’ yani Humeynici ideolojinin bir aracı olduğu için İran’ın, ABD’ye ve Amerikan hayat tarzına İran’ın etkinliğine doğrudan bir tehdit olarak bakması lazım.
İfade özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü gibi ‘Amerikan değerlerinden’ ilham alan ABD dostu bir İran’ın varlığı, Ayetullahların kurduğu yasa dışı istibdat rejimi karşısında uzun süre dayanamaz. Demem o ki ABD ile ilişkilerin normalleşmesi, Humeyni rejiminin, en azından İran’da tabutuna çivi çakmak anlamına gelir.
Öte yandan Humeyni rejimi için acıyı makul ölçüde tutan gergin ilişkiler ise mantıksal varlık süresini aşan bir rejimin ömrünün uzamasına imkân tanıyacaktır.
Bu noktada garip bir çelişki söz konusu. Şöyle ki Humeyniciler ve Batı’daki yandaşları, Amerikan hayat tarzına hayranlar, ama sadece kendileri ve çocukları için!
Buradaki hile Amerika’ya kin gütmeyen İranlı kitleleri, bu yasak meyveyi tatmaktan mahrum bırakmakta gizli.
Özetle söylemek gerekirse kendileri ve çocukları, Kaliforniya’da daimî oturum izni de dâhil olmak üzere Amerika’nın sunduğu en iyi şeylerden yararlanırken Humeynicilerin iktidarda kalmak için ABD düşmanlığı yapması gerekiyor.
Mollalar ABD’yeşu mesajı veriyorlar: Sana olan aşkımı gizlemek için senden nefret ediyormuş gibi davranmam lazım!
İlginç olan da şu ki Amerikalı siyaset kurucular ve düşünürlerin birçoğu, halen Tahran’da tam bir etkinlik sağlamak için ‘ılımlılara’ destek olma hülyası peşinde koşuyorlar.
Bunun için hiçbir ABD yönetimi, Humeyni rejimi için ‘makul acı eşiğini’ aşacak bir baskıda bulunmadı.
Soru şu: Trump Yönetimi, bu vehimden kurtulup bu hastalıklı ideolojinin pençesini yırtma ve bin yıl boyunca olduğu gibi ulus devlet görünümünü yeniden kazanma mücadelesinde Tahran’a yardımcı olacak mı?