Süleyman Cevdet
Mısırlıaraştırmacı yazar
TT

Darbe girişiminden sonra Erdoğan

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bugünlerde kendisi ile baş başa kalıp düşündüğünde, büyük olasılıkla içerisinde güçlü bir yankı gibi şu soru tekrarlanıyordur:
Ben nasıl bu duruma geldim?
Bu soru aslında benzersiz bir sorudur. Erdoğan’ın ne 10 yıldan uzun bir süre başbakanlık yaptığı ne de İstanbul Belediye Başkanlığı yaptığı önceki dönemlerde, kendisini içinde bulmadığı bir durumun ifade bulmuş halidir.
Kendisine karşı dürüst olduğu bu anlardan birinde şimdi çevresindeki herkese aksi kanıtlanana kadar düşman ya da en azından rakip gözüyle bakmaya başladığını farketmiştir. Bu eşsiz ve benzersiz durumun özelliklerinde asıl rahatsız edici olan şey ise; Erdoğan’ın herkese aynı gözle bakması ve onun için ülkesinin içindeki ile bütün dünyaya uzanan dışarısı arasında hiçbir fark olmamasıdır.
Kendisine karşı insaflı olsa, kendisini bu duruma ulaştıran başlangıç noktasının, 15 Temmuz 2016’da karşı karşıya kaldığı başarısız darbe girişimi olduğunu anlardı. Bu olaydan sonra Erdoğan, tamamen değişti ve hiç kimsenin tanıyamadığı birine dönüştü. Bu andan sonra dostunu ve düşmanını ayrımadan herkese saldırmaya, her Türk vatandaşını Fethullah Gülen’in lideri olduğu ‘Gülen Hareketi’nin etkin bir üyesi ya da destekçisi olarak görmeye başladı. Bu darbe girişiminin ardından böyle düşünmeye, bunu bütün davranış ve kararlarına yansıtmaya, düşüncelerinde ısrar etmeye, Türkler arasında neredeyse bu örgüt ile gizli bir ilişkisi olmayan ya da gönüllü olarak ABD’de yaşayan lideri ile bağlantısı olmayan yokmuş gibi davranmaya başladı.
Durum öyle bir düzeye ulaştı ki; bu yılın bahar aylarında Türkiye Adalet Bakanlığı, darbe girişiminin ardından tutuklananların ya da sorgulananların sayısının yarım milyon kişiye ulaştığını açıkladı. Her zamanki gibi hepsine yöneltilen suçlama, Erdoğan’a göre darbeyi planlayan ve arkasında duran Gülen Hareketi üyesi olmaktı. Bu suçlama makinesi durmadan çalışıyor ve yakın bir gelecekte de duracak gibi görünmüyor. Bu makine hala dönmeyi sürdürüp her sabah yeni suçluları yutsa da, Erdoğan’ın açlığını yatıştırmakta aciz kalıyor.
Erdoğan, darbenin başarısız olduğu günün hemen ertesinde bu ruh haline girdi ve hala da kurtulamadı. Kolay kolay da kurtulacak gibi görünmüyor. Çünkü içerisinde boğuluyormuş gibi görünüyor. Hızlı bir şekilde dönen ve hızlandıkça da kendisini daha çok çeken bu girdaba kapıldı.
Şarku’l Avsat gazetesinin Pazartesi günkü ilk sayfasında bazı ayrıntılarına yer verdiği rapora göre; Türkiye’nin ana muhalefet partisi CHP, Gülen Hareketi ve darbe girişimi ile ilişkisi olduğu gerekçesi ile sorgulanan, 46 Türk vatandaşının intihar ettiğini ifade etti.
İki gün önce de Türk makamları aralarında subayların da bulunduğu 31 askeri tutukladı. Elbette kendilerine yöneltilen suçlama da hazırdı. Gülen Hareketi mensubu olmak. İngiliz The Guardian gazetesinden Simon Tisdall ise yazısında; Erdoğan’ın sonunu hazırlayan yıkıcı bir yolda yalnız başına yürüdüğünü belirtti.
Erdoğan, iç cephede kutuplaşma, gerilim, bölünme ve gerginlikte bu kadar ileri gitmekle yetinmeyerek, dışarıda da ABD ile sınırları aşan bir anlaşmazlığa düştü. Bunu; Ankara ve Washington arasındaki eski ittifaka, iki ülkenin de NATO üyesi olmasına, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin istese 20 yıldır Pensilvanya eyaletinde ikamet eden Gülen’in önünü açarak bir anda onu zayıf noktasından vurabileceğini bilmesine rağmen yapıyor.
ABD’yi düşman gibi görmekte ve bu düşmanlıkta sonunu düşünmeyecek kadar ileri gidiyor. Rusya’dan S-400 hava savunma sistemini satın alıyor ve Washington’ın bundan memnun mu yoksa rahatsız mı olacağını önemsemiyor. ABD’nin ardı ardına yaptığı uyarılara kulak asmayarak, sanki hiç duymamış gibi davranıyor. Bu davranışları ile de sanki Rus hava savunma sistemi anlaşmasında sonuna kadar gideceğini, ABD gücense de darılsa da geri adım atmayacağını söylemek istiyor.
Şu anda dış politikada saha dışında duruyor. Daha önce nezaketle AB’nin kapısını çalıyordu. Olur da Brüksel, ondan memnun kalıp da kapıyı açar umuduyla kapının önünde boynu bükük ve yalvararak bekliyordu. Kapıyı çalarken söylemlerinde yumuşak ifadeler kullanıyor ve çıkmaz yola girse de kapıyı tekrar tekrar çalmaktan bıkmıyordu. Ülkesinin bir gün AB üyesi olma hayali ile yaşıyor ve bunun için elindeki bütün kartları kullanıyordu. Suriyeli mülteciler kartından Suriye’deki teröristlere AB’ye baskı yapabileceğini ve kapıyı açabileceğini düşündüğü bütün kartları kullandı.
Ama birden bütün bunları geride bırakarak AB üyesi olan Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin (uluslararası alanda bilinen adıyla Kıbrıs Cumhuriyeti) münhasır ekonomik bölgesinde petrol ve doğalgaz sondaj çalışmaları için Doğu Akdeniz’e 4’üncü sondaj gemisini göndereceğini açıkladı. AB’nin uyarılarına ve Brüksel’de düzenlenen son Avrupa Dışişleri Bakanları toplantısında ülkesine yaptırımlar uygulanabileceği ima edilmesine rağmen bu konuda geri adım atmıyor.
Avrupalıların kendisini hedef alan öfkeli açıklama ve tutumlarına hiçbir şekilde ilgi göstermiyor. Aksine bu ilgisizliğini kayıtsızlık derecesine kadar vardırıyor. Bölgedeki zengin doğalgaz yataklarında Türkiye’ye ait olduğunu iddia ettiği bölgeleri savunmak için Türk ordusunu Doğu Akdeniz’e göndermekte tereddüt etmeyeceği açıklamasını yapıyor. Ayrıca Libya’da Ulusal Mutabak Hükümeti adı verilen oluşumun lideri olan Fayiz Serrac’ı ülkesinde ağırlıyor. Nisan ayından bu yana başkent Trablus’u milis güçlerden temizlemeye çalışan Libya Ulusal Ordusu’na karşı kendisine silah yardımı yapmayı kabul ediyor.
Oysa Erdoğan, Serrac’a verdiği İHA’nın Libya Ulusal Ordusu tarafından düşürüldüğünü biliyor. Erdoğan, bu İHA’nın Türk malı olduğunun ortaya çıktığını da bu İHA’ların ülkenin resmi ordusuna karşı kullanıldığını da biliyor. Buna rağmen ziyareti sırasında Serrac’a 4 yeni İHA vermeyi kabul ediyor.
Darbe girişiminden bu yana Erdoğan, elinde uzun bir sopa ile züccaciye dükkânına öfkeli bir şekilde dalıp, kırıp döktüğü her şeyin bedelini sonunda ödemek zorunda kalacağını ve hiç kimsenin bu faturayı ödemekte kendisine yardımcı olmayacağını önemsemeden etrafındaki her şeye vurup kıran birisi gibidir.