Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

​Keşmir ve uluslararası sistemin çatlama belirtileri

Büyük bir kargaşa ve çalkantıdan sonra imzalanan Keşmir ve Filistin (1947 ve 1949) anlaşmaları, İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yeni uluslararası sistemin ilk anlaşmaları arasındaydı. Her iki anlaşmada da küçük olanın aleyhine olacak şekilde büyüğe kompliman yapma eğilimi açık bir şekilde görülmüştü. Ancak her ikisinde de benimsenen metot aynıydı: Hiçbir tarafa hakkın tamamını vermeyip yarısını vermek!
Böylece Siyonistler Filistin’in yarısını, Hintler de Keşmir’in yarısını aldılar. Her iki durumda da “adalet” bir formaliteden ibaret kaldı. Çünkü bu iki anlaşma da sahip olmayana hak etmediği bir şeyi vermiş ve bunu yaparken de adaleti değil güç ve erki temek almıştı. Siyonistlerin Avrupa’da edindikleri ve din ile tarih örtüsüne sarılmış özel ulusal bilinç dışında Filistin’de hiçbir tür hakları yoktu. Dolayısıyla güçlerinin kaynağı, haklarında bilinen soykırımı işleyecek kadar Avrupa’nın onları kabullenmemesi, Avrupalıların hatta katil Nazilerin bile kendilerine göç edecekleri bir vatan bulmaya yönelik yoğun çabasıdır. Diğer yandan Siyonistler savaşın kazananları olan üç büyük güçte; ABD'de, Filistin’in sömürgesi olduğu İngiltere'de ve Sovyetler Birliği’nde güçlü bir siyasi nüfuza sahiptiler. Peki buna karşılık Filistinlilerin destekçileri kimlerdi?
Şimdi de Keşmir için bulunan ikiye bölme çözümüne bakalım.
Churchill’in başbakanlık görevinden çekilmesinin ardından İngiltere’de Hindistan’dan çekilinmesi gerektiğine yönelik bir kanaat ortaya çıktı. Bunun sonucunda imzalanan 1946-1947 anlaşmasına göre ise Müslümanların çoğunlukta olduğu eyaletler, Müslümanların yeni kurulacak ve adı Pakistan olacak devletin bir parçası, Hinduların çoğunlukta olduğu eyaletler ise Hindistan’ın bir parçası olacaktı. Kuzey Hindistan'ın uzak bölgeleri gibi orta ya da Sind, Pencap ve Bengal gibi az  Müslüman nüfusa sahip eyaletlerden uzak eyaletler ise çözülmesi zor bir sorundu. Ancak Pakistan’ın bir parçası olacak Müslüman bölgelerden uzak olma gerekçesi Keşmir için geçerli değildi. Çünkü Keşmir nüfusunun yüzde 90’ı Müslüman ve coğrafi olarak da Pakistan’ın batısındaki Müslüman çoğunluğun bulunduğu bölgelerin sınırında yer alıyor. Sorunun kaynağı ise her ne kadar Keşmir’de nüfusun büyük bir çoğunluğunu oluştursa da başındaki yerel hükümdar Hindu olduğu için Hindistan’a katılmayı seçmiş olmasıdır.
Keşmir’de Hintlerin; Hinduizm, Budizm, ilk Hindu Krallığı ile ilgili eski ve kendileri için çok değerli dini ve milli hatıraları vardır. Bu yüzden Keşmir’in tamamını topraklarına katmakta ısrar etmişlerdir. Hatta buna bir de komşu Cammu eyaletini de eklemişlerdir. Buna ek olarak demografiyi kendi lehlerine çevirmek için İslami bölgelerden göç ettirilen Hinduları da Keşmir’e yerleştirmeye başlamışlardır. Pakistan ise bir referandum düzenlenmesi ve Keşmir halkının kendi kaderini tayin etmesi talebinde ısrar etti. Hatta onlarca sınır anlaşmazlıkları gibi bunun için de yeni kurulmuş uluslararası organizasyon BM’ye başvurarak temel ilkelerinden biri olan halkların kaderlerini tayin etme ilkesinin Keşmir’de uygulanması talebinde bulundu. Fakat Keşmir’in birçok bölgesinde halk arasında yaşanan çatışmalar ve karşılıklı göçler, Hint polisinin çatışmalara müdahil olması ve BM’den bir karar çıkmaması üzerine referandumdan başka bir çözümü kabul etmesi mümkün olmayan Pakistan hükümeti Keşmir’e asker gönderme kararı aldı.
Keşmir’in üçte biri Pakistan tarafından alındı. Bunun üzerine Keşmir yöneticisi, Hindistan’dan yardım istedi ve böylece iki ülke arasında Keşmir nedeniyle çıkan savaşların ilki başladı. Savaş, iki ordunun ateşkesi kabul ederek ulaşmış oldukları bölgeyi “sınır”hattı kabul etmeleri ile sona erdi. Yine iki taraf uygun şartlar oluşturulduğunda referandum düzenlenmesi konusunda da anlaştı. Bu referandum düzenlenene kadar da Keşmir’de iki ülkenin egemenliği altında iki özerk bölge kurulmasına karar verildi. Böylece bölge geçici bir istikrara kavuştu. Bunun sonucunda; Keşmir’in yüzde 50’si Hindistan’ın, yüzde 35’i Pakistan’ın kontrolü altında kalırken Hindistan, Pakistan ve Çin sınırlarında bulunan Keşmir’in geri kalan toprakları ise halen Çin tarafından kontrol ediliyor. Ancak bu topraklar, hiç kimsenin yaşamadığı dağlık ve engebeli alanlardır.
Keşmir’de geçici olarak kabul edilen bu durum  çok geçmeden sürekli bir hale gelse de taraflardan hiçbiri bu denklemi kabul etmedi. Hindistan bütün Keşmir’i topraklarına katma ya da en azından kontrolü altındaki bölgeyi topraklarına katıp “Keşmir ve Cammu Eyaleti” adı altında eyaletlerinden biri haline getirme emellerinden vazgeçmedi. Pakistan ise Müslümanlar çoğunluğu oluşturduğu için Keşmir’in Müslümanların devleti olan kendisinin hakkı olduğu gerekçesi ile tamamını topraklarına katmayı hedeflemeyi sürdürdü.  Bu iki hedefi gerçekleştirmek için de birçok savaş ve çatışma yaşandı. Ancak aslında bu, farklı çatışmaların ve sessizlik dönemlerinin araya girdiği kesintili  bir savaştı. Bu çatışmalar da genel olarak Pakistan tarafındaki militanların geçici sınırdan geçerek Hint güvenlik güçlerine ateş açması ile başlardı. Ardından bu, iki ordu arasında karşılıklı ateş açmaya ve birkaç gün süren küçük bir savaşa dönüşürdü.
Keşmir sorunu; hem büyüyen Hindistan devleti hem de birçok darbeye tanıklık eden Pakistan devleti için bir kader meselesiydi. Pakistan’da darbe yapan subaylar her zaman Hindistan’ı yenerek Keşmir’i geri alma ya da kendisini 1947 yılındaki BM kararına uyarak referandum düzenlemeye zorlama gücüne sahip olduklarını iddia etmişlerdir. Ordu içerisinde ne zaman bir grup general sivil hükümetin uygun olmadığı düşünüp darbe yapmak istese Keşmir’de huzursuzluklar görülmeye ve Hindistan ile savaş uyarıları yükselmeye başlardı. Ardından da ordu yönetime el koyarak olağanüstü hal ilan ederdi.
Bu durum yıllarca devam etti. Son olarak da 1998-1999 yıllarında yaşandı. Üç hafta süren çatışmalardan sonra Pakistan’da bir subay yönetime el koydu ve iki ana partinin liderlerini yolsuzluk gerekçesi ile tutuklayarak hapsetti. Fakat 1971 yılındaki savaşta yaşanan iki gelişme durumun Hindistan lehine gelişmesine yol açtı: Pakistan’ın doğu Bengal bölümünde baş gösteren iç ayaklanma ile batı ve Hindistan Keşmir’i sınırlarında yaşanan kargaşa ve huzursuzluk.
Milyonluk Hindistan ordusu bunu fırsat bilerek hem doğuya hem de batıya müdahale edince Pakistan ordusu ülkenin merkezini korumak için doğudan tamamen çekilmek zorunda kaldı. Böylece Pakistan’ın doğusunda yeni Bangladeş devleti kuruldu. Hindistan’ın neden bu zaferi değerlendirip Keşmir’i nihai olarak topraklarına katmadığı ise bilinmiyor. Ama bunun nedeni söz konusu dönemde Hindistan Ulusal Kongresi Partisi’nin halen iktidarda olması ve İslam alemi ile daha fazla çatışmaya girmeme isteği olabilir. Nitekim 1972 yılında Hindistan’ın cumhurbaşkanlığına bir Müslüman seçilmiştir. Asıl ilginç olan ise yeni cumhurbaşkanın daha önce Hindistan’ın nükleer programının başkanı olmasıdır!  
Bu tür ulusal ve çok yönlü politikalar günümüzde artık geçerliliğini yitirmiştir. Ayrıca günümüzün demokratik ülkelerinde bu tür politikalar artık seçim kazandıran popüler politikalar olmaktan çıkmıştır.
Keşmir’i resmi olarak Hint topraklarına katma kararı alan Modi hükümeti, bu kararını meclisten geçirip bir yasaya dönüştürmeyi de başardı. Modi’nin aslında buna ihtiyacı yoktu. Çünkü üç ay önce düzenlenen seçimlerde büyük bir zafer kazanmıştı. Aynı şekilde bu kararın Hindistan’a da hiçbir yararı yoktu. Hatta aksine kendisine zarar bile vermiştir. Çünkü bu şekilde, BM kararına hatta Güvenlik Konseyi’nin kararlarına karşı çıkmış sayılmaktadır. Modi için söylediklerimiz Netanyahu'nun yanı sıra Tayland, Myanmar ve İran liderleri için de geçerlidir. Bu liderler yalnızca daha çok popüler olmayı istemiyor, kendileri aynı zamanda ideolojik ve dogmatiklerdir. Yani ilahi ya da insan üstü bir gücün kendilerine verdiği bir hakkın sahibi olduklarını ve haklarını almaları gerektiğini düşünmektedirler.
Hindistan’ın bu kararını hiç kimse memnuniyetle karşılamadı. Çünkü birçok çatışma ve anlaşmazlıklara, yaşanan insani sıkıntılara ve ıstıraplara rağmen insanlar çirkinliği ve vahşeti ile Soğuk Savaş’ın kat be kat ötesine geçen sürekli savaş durumuna halen alışkın değiller. Hindistan’ın bu kararını yorumlayanlar arasında Pakistan’ın terörizme yönelik (yani sınırdaki miltanların eylemlerine karşı) politikalarının tatmin edici olmadığına dikkatleri çekenler de oldu. Biz ise günümüzde Müslümanların dünyanın zayıfları olduğuna dikkat çekmek istiyoruz:
Kurtlar, koruyucu köpekleri olmayana saldırır.
Ama yırtıcı aslan kılığında olana saldırmaktan kaçınırlar.