Bülent Şahin Erdeğer
TT

Tarikat ve Cemaatler sorununda 3. yol mümkün mü?

Türkiye sosyolojisinde önemli bir faktör olan dini cemaat ve yapılanmalar aynı zamanda siyasete olan etkileri sebebiyle de hep tartışma konusu olmuştur.
Modern Türkiye öncesi toplumsal kategoriler inanç temelinde yapıldığından toplum da Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Dürzi, Yezidi vs. cemaatler çerçevesinde örgütlenmişti.
Ulus Devletin inşası sonrası ise din temelli toplumsal gruplar etnik ya da toprak temelli aidiyetler içerisinde eritilmeye/çözülmeye çalışılmış zaman zaman başarılı olunsa da çoğu zaman da ulusal kimliklerin altında ya da yanında paralel üst kimlikler şeklinde yaşatılmıştır. Süryaniler, Yahudiler, Rumlar ve Ermeniler ulusallıkla dinselliği aynı kimlik içerisinde bütünleştirseler de aynı durum “Müslüman cemaati” için geçerli olamadı. Müslümanlar da aralarında alt gruplara ayrılmışlardı. Bunlar arasında Osmanlı’nın orta döneminde öne çıkanı Alevi/Bektaşi tarikatıydı ve Yeniçeri ocağında yani Orduda örgütlenmişlerdi. Bektaşi tarikatının iktidar talebinde bulunarak devlete darbe yapmayı alışkanlık haline getirmesi nihayetinde yasaklanmasını ve sistem dışına itilmesine yol açtı. Osmanlı devlet geleneği Bektaşi tecrübesinden ders çıkartarak Devlet-Tarikat ilişkisine bir düzenleme getirmişti.
Türkiye'de Osmanlıcılık yapanların çoğu Osmanlı'da yaşasalar Osmanlı devlet aklının ufkuna şaşırırlardı.
Osmanlı'nın ilk döneminde Devlet ve Tarikat işbirliği ve güç dengesiyle yürümüştü. Bu denge Fatih ile birlikte Devletten yana bozuldu.
İmparatorluğa dönüşen Osmanlı Devleti, tarikatları da devletleştirerek kendisine bağımlı kıldı. Şeyhleri bile devlet atıyordu.
Osmanlı'da tarikatları devletleştirme politikası Safevî/Erdebili Tarikatının siyasal bir tehdide dönüşmesiyle çok önem kazandı.
Osmanlı'da devletleştirilen ve kontrol altında tutulmasına rağmen Ordudaki Bektaşi tarikatı da tehdit oluşturuyordu; sonunda tasfiye edildi.
Devlet tarikatları hem şeyhleri atama yoluyla hem de ekonomik olarak Vakıflara bağlama yoluyla devletleştiriyordu. Vakıflaştırma siyaseti.
Osmanlı'da Erdebil ve Bektaşi tekkelerinden sonra Nakşi Halidi tehdidi de Kuleli Vakıasına / başarısız darbe girişimine sebep oldu. Padişaha suikast düzenlediler...
Tarikatlara karşı Kemalist imha ve inkar politikası devletleştirilmiş tarikatları bağımsızlaştırdı. Tarikatları siyasal güce dönüştürdü.
Oysa Osmanlı "Güç Eşiği"ni aşan tarikatları ehlileştirmiş ve eşiğin altına çekmiştir. Bektaşilik gibi direnenleri de sistem dışına itmişti.
Osmanlı'nın atanmış a-politik Şeyhlerinden Türkiye'nin milletvekili bürokrat atayan siyasi ajandaları olan Şeyhlerine… Hikayemiz budur.
Osmanlı Devleti mehdilik iddia eden, siyaseti yönlendirmeye çalışan Şeyhleri idam, kürek ve sürgün gibi cezalarla cezalandırmıştır.
Kemalizm ise bir ölüm-kalım ideolojisiydi. Kendi retoriği içerisinde kendisini oturttuğu anlam zemini “Küllerinden doğan bir ülkenin yok oluşun eşiğinden sıçramasını” ifade ediyordu. O yüzden yok oluşa dair gördüğü her ne varsa ona karşı tepkisel ve tavizsiz bir şiddeti öngördüğünden ve teorisindeki sosyal Darwinist ilerlemecilik sebebiyle her şeyi güçle çözeceğine inandığından çöküşün sebeplerinden gördüğü “gericiliğin” sembolü Tarikatlara da imha siyaseti güttü. İmha siyaseti ile Kemalist rejim bunu asla istemese de tarikatları kontrol dışı yeraltı siyasal aktörlere dönüştürdü. Hem de bu aktörlük çevrenin merkeze dair mağduriyetini yüklenen bir halk muhalefeti odağı halini alarak…
15 Temmuz sonrası tekrar gündeme gelen tarikatlar ve cemaatler konusunda önümüzde 3 yol var.
1-Devletin dini ve dini gruplara yukarıdan aşağıya dizayn etmesi ve tarikatları tek parti dönemindeki gibi yok etmeye yönelik baskıcı yöntemlere dönmesi.
2-Devletin tarikat ve cemaatlerin sosyolojik gücünden faydalanmak için bu grupların kadrolaşmalarına izin vermesi ve nihayetinde teslim olması.
3-Devletin Osmanlı tecrübesinden de yararlanarak denetim mekanizmasını etkinleştirmesi. Yapıların şeffaflaştırılması. 
Bugün çözüm önerilerine baktığımızda Kemalist çevrelerde Tek parti ceberrutluğuna dönüş arzusu yüksek sesle dile getirilmekte. Oysa sosyolojik tabanı olan ve bir fenomen olarak varlığını sürdüren Tarikat ve Cemaatlerin genelleme yapılarak düşman ilan edilmesi makul bir tutum değil. Aksine tarih bize göstermiştir ki tepeden inmeci her devlet müdahalesi yeni mağduriyetler üreterek sorunu çözmek yerine daha da kangren hale getirir.
Mevcut grupları kamuoyu kontrolünden bağımsız şekilde kendi haline bırakmak da çözüm değildir. Bu FETÖ ve Adnan Oktar benzeri suç örgütlerine dönüşmelerine izin vermektir.
Üçüncü yol ise Kamuoyunun demokratikleştirilmesi ve sivilleştirilmesinden geçmektedir. Devlet bireyin ya da sivil toplumun suç işlemesi halinde kamu düzenini sağlamakla mükelleftir. Dini gruplar da bu dairede kamuoyuna karşı sorumludur. Devletin dini grupların ekonomik faaliyetlerini şeffaf biçimde yürütmelerini sağlamaları için denetleme görevini yerine getirmesi gerek.
Geniş vadede bilirkişilerden oluşturulacak sivil istişare konseylerinin toplumdaki ortalama din kültürünü denetleyebileceği bir ortam oluşturulmalıdır. Şayet bu ortam kurulabilirse -ki bu din özgürlüğünün de teminatı olacaktır- marjinal kimi inanç ve uygulamalar kendi alanlarında kalacaklardır. İnsanlar saçma ya da makul herhangi bir şeye inanabilirler. Ne devlette ne de toplumun buna karışma hakkı yoktur. Ancak devletin ve kamuoyunun suça karşı denetleme işlevi vardır. 
Örneğin bir cemaat sırf güçlü ve etkili diye açtığı Kur’an Kursları, yurtları denetlemeden bağımsız biçimde kapalı bir kutuya dönüşmemelidir.
Tarikatlar kendi lehlerine halkın dini bilgilenme kanallarını tıkamaktadırlar. Rakip gördükleri grupları ya da hocaları hedef tahtasına oturtarak linç kampanyaları düzenlemekte böylece güçlerini kullanarak kendilerine yönelik her türlü alternatifi bertaraf edebilmektedirler. Bu haksız tekelci baskıların önüne geçebilmek için kamuoyunun tarikatlara eleştirel yaklaşan kesimlere ve isimlere de daha fazla yer vermeleri gerekir.
Liyakat ve ehliyetin değil herhangi bir etikete mensubiyetin öne çıkartıldığı dönemin son bulması ve grupçu, hizipçi torpil ve kadrolaşmaların önüne geçilebilmesi için somut net kanunlar çıkartılmalı, işe alımlarda sadece ehliyeti ölçecek bilimsel kriterlere riayet edilmelidir. Bu kriterlere haiz kişilerin özel hayatlarındaki tercihlerine de saygılı olunmalıdır.
Tarikatların bir başka problemi ise dini açıdan içerdikleri sübjektiflik ve istismara açık teorileri ve pratikleri. Rüya, keşif, zuhurat gibi delilsiz ve ölçüsüz görece alanlar üzerinden bağlıları üzerinde mutlak egemenlik kurabilen hiyerarşik yapılanmaların hem din alanında hem de siyaset alanında “hurafe” üretme kapasitesi çok fazla. Aklı aşağılayan, dinin temel ölçüsü olan Kur’an’ın muhkem ilkelerine bağlı olma ihtiyacı hissetmeyen kült yapılanmalarının bir diğer özelliği de Altın Çağ’cı olmaları. Yani Bir kurtarıcı (Mesih, Mehdi, Gavs vb. ) ya da Kurtarıcının temsilcisi (Müceddid) olarak gördükleri liderin önderliğinde mahalleden dünyaya uzanan bir ütopya kurma, ülkeyi ve hatta dünyayı ele geçirerek yönetme hedefi. Elbette böylesi bir hedef demokrasiyi, çoğulculuğu, farklılıklarla bir arada yaşamayı da kötülük olarak görecek bir faşizmi içermektedir.  
Bu noktada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise Kemalist şablondan kurtulmaktır. O da genelleme yanılgısıdır. “Tarikatlar ve Cemaatler”in tümünün aynı teoriye mensup olmadığını görmek gerekir. Ana hatlarıyla Tasavvufi tarikatlar ile İslamcılığın dünyadaki diğer şubeleriyle eş zamanlı olarak Türkiye’de doğan ve gelişen düşünce akımlarını birbirlerine karıştırmamak gerekir. Daha da somutlaştırmak gerekirse ülkede 3 ana damar bulunmakta. Nakşibendi ve Kadiri ana kollarıyla Tarikatlar, Nakşibendilikten doğan ancak zaman içerisinde kendisi büyük bir gruba dönüşen Nurculuk. 
Burada ölçümüz bağlılarından mutlak itaat ve teslimiyet isteyen, hiyerarşik olarak örgütlenen, dini inanç ve teorisinde rüya, zuhurat gibi sübjektif Gaybi öğeler içeren yapılanmalar olmalıdır. Yoksa bireyin kendini yetiştirmesini eksene alan, lidere itaati dayatmayan hatta bazılarında lidersiz, çoğulcu fikir kulüpleri şeklinde yapılanan düşünce ekolleri ile kült halini almış kapalı tarikatları aynı kefeye koymak baştan sorunu yanlış teşhis etmek olacaktır.