Dünya genelinde yaygın olan Ortadoğu’da özellikle de Türkiye’de hemen her kesimi zehirlemiş bulunan bir olgudur komplo teorileri. Gelişmeleri delillere, mantıklı sebep-sonuç ilişkilerine göre değil gizemli ilişki iddialarına, tuhaf, abartılı senaryolarla ilişkilendirmek daha revaçta. Örneğin muhalifinize bir yeraltı teşkilatının adamı, bir istihbarat kuruluşunun ajanı yaftası yapıştırmanın hiç bir bedeli yok.
Türkiye’de Kemalist camiada Banu Avar, Soner Yalçın, Yalçın Küçük, Ergün Poyraz gibi isimleri görürken, muhafazakar camiada Kadir Mısıroğlu, Cevat Rıfat Atilhan gibi isimlerden Harun Yahya müstearıyla Adnan Oktar vb. isimlere kadar komplo teorileri kitapları adeta başucu kitapları yapılmıştır. Sosyalist kesimlerde ise kendi ideolojik şablonlarına uymayan her gelişme Amerikan ajanlığı, emperyalizmin oyunu ile açıklanıyor.
Bu duruma "Gülen cemaati"nin Devlet içerisinde paralel yapısını inşa ederken sıklıkla kamuoyunu manipüle etmek için ürettiği komplo teorileri ve kendisinin gerçekten kumpaslara imza atması; hükümetin kendisine yönelik her muhalefeti iç ya da dış güçlerin oyunu, üst akıl gibi komplolarla açıklaması kamuoyunda komploculuğun ne kadar verimli ama bir o kadar zehirleyici etkisini gösteriyor.
İşin kötüsü Türkiye’de komplo teorilerinin ve uzantısı ithamların genel kabul görüyor oluşu.
Konuyla ilgili akademik bir çalışma okumak isteyenlere İletişim Yayınları’nda bu yıl okuyucuyla buluşan Kerem Karaosmanoğlu’nun “Komplo Teorileri: Disiplinlerarası Bir Giriş” adlı eserini tavsiye ederim.
Muhafazakarlığın ve iktidara yapıştıkça muhafazakarlaşan eski İslamcı neo-muhafazakarların (neo-con) ülke içerisindeki ve dünyadaki gelişmelere verdikleri tepkilerin ise komploculuğun en garip bulamacı olduğunu görüyoruz. Çift hatta üçlü dörtlü kişilik bölünmesi, karmaşık ruh hali yaşayan Türkiye “neo-con”ları aynı anda hem 90’lı yılların İslamcılığını hem 2000’li yılların muhafazakarlığını hem de şimdilerde yükseltilen milliyetçi dili aynı anda birbirine bulayan bir ruh halindeler.
O yüzdendir ki hem dünyayı “üst akıl” diye muhayyel gizemli bir çetenin yönettiğini düşünüyorlar hem her taşın altında bir Yahudi’nin olduğuna her türlü siyasi gelişmenin Siyonizm tarafından önceden masa başında planlandığını düşünüyorlar, ama aynı kişiler İsrail ile girilen tutarsız ilişkileri reel politik ile açıklıyorlar.
Aynı çevreler kendi ideolojik prototiplerine uymayan figürlerin kendilerinin de söz söylediği alanlarda öne çıkmasını da bir komplo olarak algılayıp algılatmaya çalışıyorlar. Örneğin şayet Ahed Tamimi diye sosyalist seküler bir kız Filistin’i savunursa muhakkak bir proje oluyor! Filistin’de sosyalistlerin, Arap milliyetçilerinin de etkin oldukları gözardı edilerek…
Bu tutum mükemmeliyetçi bir idealizmi kendisinden olmayan figürlerden bekleyerek mevcut farklılıkları ya da eksiklikleri öne çıkartmakta böylece o figürün ya ajan, proje olduğu ya da orada olmaması gerektiği tezini işliyorlar…
Bu kesimlerin bir başka özelliği de Dünyayı kendi dünyalarından ibaret zannetmeleridir.
Bu körlük o dereceye ulaşıyor ki aslında muhafazakarlaşmadan önce kendisinin savunduğu, savunması gerektiği toplumsal sorunların ya gereksiz olduğunu düşünmeye başlıyor ya da düşman belledikleri o sorunları sahiplendiğinden sorunlara da düşman kesiliyor.
Örneğin kadına karşı şiddeti önce kendisi durdurmak için seferber olması gerekirken feministler bu alanla meşgul oluyor diye neredeyse kadına karşı şiddetin sebeplerini savunur hale geliyor…
Örneğin ekoloji sorununu kendi dünya görüşü çerçevesinde dert edinmesi gerekirken çevreci hareketlerin kendi bağlamlarındaki çizgisine yabancı olduğundan çevreciliği küçümser, ekolojik hareketleri küresel komplonun bir parçası olarak değerlendirir. Son olarak BM zirvesinde liderlere çocukluğunu ve hayallerini çaldıklarını söyleyen iklim aktivisti İsveçli 16 yaşındaki Greta Thunberg’e gösterilen tepkiler…
Greta Otizm Asperger sendromlu bir çocuk. Mimikleriyle dalga geçip, “itici” bulmak; “Dünya yok oluşun eşiğinde” diyene “Sen İsveç’lisin tuzun kuru” ya da "Filistin, Suriye, asıl mazlum biziz diye ağlak ajitasyon kasmak ne kadar da bayağı.
Neden ajitasyon? Çünkü iklim krizi sorunu ile Filistin’de, Suriye’de yaşanan acıların alternatifi olmadığı gibi aksine tüm bu sorunlar küresel kapitalizmin ve emperyalizmin ürettiği sorunlardır. Dolayısıyla sorunlar arasında tercih yapmak ya da sorunları birbiriyle çatıştırmanın bir anlamı yok.
Kendisini İslam ile ilişkilendiren kesimlerin bu bütünsel perspektiften yoksun olması sadece belli başlı konulara yoğunlaşmasına ya da o konuları tüketim nesnesine dönüştürmesine yol açıyor. Öyle ki üzülerek söylemeliyim ki bu kişi ve gruplar için adeta kullanışlı bir acı borsası ve sorun hiyerarşisi bile var.
Dünyada küresel emperyalizmin eko-politiği daha çok kazanma hırsıyla gezegeni talan etmekte, bu büyük talan küresel iklim krizini doğurmakta, bu kriz ise özellikle de güney yarım kürede orman yangınları, açlık, sefalet gibi yeni sorunları tetiklemektedir. Açlık ve sefalet ise kabile, mezhep, din, enerji savaşlarını, otoriter rejimleri beraberinde getirmektedir. Bütün bunlar birbirine bağlantılı sorunlar bütünüdür.
Evet, dünyada bir çok sorun var. Bu sorunlarla mücadele eden farklı düşünsel kesimlerden birçok kişi ve sivil toplum hareketi mevcut.
Türkiye'den ajitasyon yaparak sanki bu sorunlar birbirinin alternatifiymiş gibi davranmak bütüncül bir dünya perspektifine sahip olamamanın getirdiği çarpık bakışı yansıtıyor.
İşin daha da kötüsü vıcık vıcık popülizm yapan bir kesimin ise sahiplenirmiş gibi yaptığı Suriye, Afganistan, Filistin acılarının sadece simsarlığını yapması.
Küresel iklim irizi hakkında hiçbir bilgisi olmayan köşe yazarlarının rahat koltuklarında dünyevileşmenin, oportünizmin dibini bulup iş Greta'ya gelince anti-emperyalist arslanlara dönüşmeleri ne kadar da mide bulandırıcı.
Dünyadaki sorunlardan biriyle ilgilenen bir aktivist sırf sizin dünya görüşünüzden değil diye onu proje, ajan şeklinde karalayamazsınız. Hele ki o sorunu küçümsemek için pat diye başka bir soruna dair bir görselle bak bu daha önemli diye acıları, soruları da yarıştıramazsınız...
Bu komplo teorisinin özünde Batı’nın tek parça bir varlık olarak topyekün şeytanlaştırılması yatıyor. Öyle ki aslında o Batı’yı da özünde bir grup Yahudi’nin yönettiği Şeytan cephesi temsil ediyor. O yüzden Batı içerisinden çıkabilecek herhangi bir olumluluk da aslında oynanan oyunun bir parçası oluyor.
Bu hastalıklı bakış Batı’daki sosyal hareketleri, hak arayış süreçlerini, farklı siyasal düşünsel ekolleri ayrı ayrı algılamaktan elbette aciz. Batı medeniyeti içerisinden yükselen anti-kapitalist sömürge ve emperyalizm karşıtı hareketlerin de olabileceğini hesaba katamıyor.
Greta’nın Türkiye’deki düşmanlarının dindar kesimlerden çıkması tuhaf. Belki de hem iliklerine kadar Batılılaşıp hem de Batı karşıtlığını sömüren bir endüstriye dönüştüren pragmatist siyasetin de etkisiyle üreyen bir tuhaflık.
Kendi serpme kahvaltılarını gururla sosyal medyada paylaşan, kendi şehrindeki israfa tek sözü olmayan şekilci dindarın Greta’nın trende ettiği mütevazı kahvaltı fotoğrafının yanına Afrikalı aç çocukların fotoğrafını iliştirivermesinin başka bir izahı yok çünkü...
Greta’yı ötekileştiren onunla alay edenlerin başında Trump ve faşist aşırı sağcılar geliyor Batı dünyasında. Elbette küresel iklim krizinin failleri olan küresel sermayedarlar.
İngiliz gazeteci Sophie Wilkinson’ın isabetle işaret ettiği üzere Greta karşıtı popüler cephenin başında kız çocuklarının cinselliklerini öne çıkartan ve sömüren erkek-egemen popüler kültür endüstrisi geliyor.
Aslında tüm bunlara karşı olan Türkiye dindarlarının bilmedikleri şey ise yanlış figüre karşıt oldukları...
TT
Greta: Projeler, şeytanlar ve ideolojik acziyet
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة