İran rejimini anlamak, Araplar ve özellikle de Körfez Arapları ile Tahran’daki rejim arasında var olan sorunun yarısını çözmek demektir. Çözümün diğer yarısı ise İran rejiminin Arapların beklentilerini ve arzularını anlamasıdır. Burada anlayış ile duygusal anlayışı ve ideolojik bir bakış açısıyla dolu bir anlayışı kastetmiyoruz. Çünkü her ikisi de eksik bir anlayıştır. Bizim kastettiğimiz anlayış, gerçeklerin açıklanması, geliştirilmesi ve düzeltilmesi mümkün bir bakış açısı olarak ele alınmasıdır.
İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, BM kürsüsünden dünyaya hitap ettiğinde bazıları birbirleri ile çelişen pek çok mesaj içeren bir bakış açısı sundu. Küba, Çin, Rusya ve Venezuela’yı İran ile aynı safa dahil eden bir söylem benimsedi. Bu ülkelerin her birinin sanayileşmiş Batıdan intikam almak istediği doğru ama intikam nedenlerinin İran’ın intikamı ile aynı olması gerekmiyor. Ruhani, ABD’den özür dilemesini ve rejiminin kendisi ile müzakerelere dönmeyi kabul etmesi için yaptırımları kaldırmasını da talep etti. İran rejimi şu anda, kendisi bunu itiraf etmese de ulusal gururda görülen aşırı büyümenin ortaya çıkardığı bir kimlik krizi yaşıyor. Bu krizin birçok belirtisi var. Bunları 4 eksene ayırarak özetleyeceğiz:
Birincisi din adamları ve politika eksenidir: İran’da karar alma mekanizmasında din adamları oldukça baskın hatta rejimi onlar kontrol ediyorlar. Bu yüzden din ile ilgisi olmayanlar (dini okullarda eğitim almamış olanlar) bile dindar görünmeye çalışıyorlar. Bu da bizi iki sonuca götürüyor; birincisi din adamları politikaya yöneldiklerinde dinin manevi ve ahlaki anlamını yitirerek politika yollarında kaybolacağıdır. İkincisi ise destekçi sayısını arttırmak için dinin, bir İranlı ile Arap, Pakistanlı ya da Endonezyalıyı bir araya getiren geniş bağı mezhep bağına indirgeyerek daraltılmasıdır.İran rejimi, İslam’ın medeni hoşgörülülüğünü mezhepçiliğe indirgeyerek kendisini sınırlandırıyor. Oysa radikal mezhepçi eğilimini korumak için böyle bir şeye başvurduğunda yalnızca kendisinden farklı siyasi görüşlere sahip olduklarını düşündüğü Sünni Arapları değil, Müslümanların büyük bir bölümünü karşısına aldığını herkesten çok iyi biliyor.
İkincisi Araplar ve Farslılar eksenidir: Araplar ile Farslılar arasında sebepsizce bir düşmanlık duygusu vardır. Farslıların düşmanlık duygusunun kaynağı, modern vatanseverlik (milliyetçilik) ile karıştırılmış tarihi bir duygudur. İran milliyetçiliği geçmişte gerçekleşen fetihler ile Arapların, kökleri tarihin derinliklerine uzanan Fars topraklarını istila ettiklerine inanır. Bu duyguya bir de toplumda hakim olan dinin köken olarak Arapların dini olmasının verdiği rahatsızlık eklenir. Nitekim İranlı bir din adamı, Arapçayı çok iyi bilmesi gerektiğini aksi takdirde ilminde derinleşemeyeceğini bilir. Yani bu ikilem, modern İranlı vatandaşların içinde, Pehleviler zamanında da var olan ama Velayet-i Fakih döneminde derinleşen korkular yaratmıştır. Onlar Araplara düşman olsalar da aynı zamanda Arap kökenli İslam’ın savunucularıdırlar. Mevcut Fars kültürünün “Arabi” adını verdiği Arapların, o gizlenmiş küçümsemeyi ortaya çıkaracak şekilde İran kültüründe ve okul kitaplarında olumsuz bir şekilde sunuldukları ve gösterildikleri bir sır değil. Nitekim İslam’ın İran topraklarına giriş yaptığı dönem kitaplarda Arap işgali olarak anılır.
Bütün bunlar, çağdaş tarihte bir değeri ve ağırlığı olmayan tarihi korkuları uyandırma çabalarından ibarettir. Ancak aynı zamanda mezhepçilikle çerçevelenmiş siyasi damara baskı yapmak için kullanılırlar. Bu sayede kimi anlık kimi de günümüzde uluslararası ilişkilerde hiçbir yeri olmayan tarihi, siyasi hedefler gerçekleştirilmek istenir. Ancak günümüzde Fars kültürünün kullandığı ifadelere baktığımızda hala Arap kökeninden tamamen kurtulamamış olduğunu görebiliriz. Bun kanıtlamak için Hasan Ruhani, Muhammed Cevad Zarif, Muhammed Hatemi ve bunun gibi günlük hayatta kullanılan birçok isim ve kelimelerin Arapça olduğuna işaret etmemiz yeterli olacaktır. Dünyamızda artık bir medeniyetin diğerinden üstün olduğu gibi düşüncelere yer kalmadı. Bütün medeniyetler, insanlığın ilerlemesine katkıda bulunmuşlardır. İnsanlar ise modern bilimin de kanıtladığı gibi biyolojik olarak eşittirler.
Üçüncüsü; İran ve Batı eksenidir: Sömürgeci Batıya karşı İran milliyetçiliğinin dirilişinin izlerini mevcut çatışmanın arka planında fark etmemek mümkün değil. Batıya (özellikle de sömürgeci ülkelere) düşman olan İran milliyetçiliğinin büyük bir bölümü, özellikle de 20. yüzyılda İranlıların başlarına gelenlerden duydukları derin haksızlığa uğramışlık duygusundan kaynaklanmaktadır. Öyle ki Batı düşmanlığı yalnızca dindarları değil, modern kesimleri dahi Batı’ya karşı benimsediği ulusal tutum nedeniyle rejimin arkasında durmaya itebiliyor. Kendisini seküler ve modern biri olarak tanıtan İran asıllı yazar Hooman Majd “Ayetullah anlaşmazlığı: Modern İran’ın Çıkmazı” adlı kitabında, Londra’da hükümet okullarından birinde okurken arkadaşlarına İran’ın tam olarak dünyanın neresinde yer aldığını açıklamakta zorlandığını anlatıyor. Ancak devrimden sonra Batı nüfuzuna karşı durduğu için ülkesinin (İran) herkes tarafından bilinir ve büyük devletlerin bile dostluğunu istedikleri bir ülkeye dönüştüğünü belirtiyor. Majd’ın bu tutumu, dini rejime muhalif olsalar da, ulusal olarak onunla gurur duyan İranlı seçkinleri arasında yaygın bir tutumdur.
Burada şaşırtıcı bir nokta daha var. O da uluslararası milliyetçi rejimlerin aslında 20. yüzyılın başlarında gelişmeye başlamış olmalarıdır. Bu yüzyılın ortalarında ise milliyetçiliğin Faşizm ve Nazizm gibi felaket sonuçlara neden olan birçok radikal türüne şahit olduk. Ancak küreselleşme ve tek bir evren tarafından yönlendirilen iletişim devrimi döneminde ise milliyetçi tutumlar artık çok bir şey ifade etmiyor. Milliyetçilikte ileriye giden uluslar, kendilerini herkesten üstün görmeye başladıkları bir tür şizofreniye yakalanırlar. Bu da modern dünya tarihinde görüldüğü gibi felaketlerle sonuçlanır. Öte yandan sömürgeci Batı da son yıllarda değişti ve eskisi gibi değil. Bazı İranlı liderler, bunu gözlemlemiş ve anlamışlardı. Ama önerileri kabul edilmeyip reddedildi.
Nitekim Muhammed Hatemi’nin medeniyetler diyaloğu düşüncesi, temelinde tarihi olmayan devrimci çatışma ortamından ortak anlayış sahasına çıkma girişimidir. Ama entelektüel Hatemi’nin bu önerisi İran milliyetçiliği tarafından kabul edilmedi. Kendisi de evinden çıkamayacak hale gelene kadar kuşatıldı. Batılılar sömürgeci düşüncelerinden vazgeçtiler ama İranlılar da dâhil bazı doğulular hala kendisinden vazgeçemiyoruz. Batıya karşıtı devrim bloğunda kimse kalmadı. Artık ne Sovyetler Birliği ne de Castro Küba’sı ya da Mao Zedeng’in Çin’i var. Dolayısıyla İran rejiminin elinde teorik olarak devrimini ihraç etmek için sunacağı hiçbir şey de kalmadı. Sloganları artık yalnızca İran halkını gerçekleşmesi mümkün olmayan hedefler uğruna yapmaları gereken büyük fedekarlıklara ikna etmekte işine yarıyor. Bu sloganlar da bir zamanlar Hitler’in dünyaya hükmetmekle ilgili vaatlerine çok benziyor. Dünya bugün hayali bir proje değil, bir akıl projesidir. Günümüzde gerçek devrim, herhangi bir rejimin halkına sunduğu refahtır. Çin, yeni Küba ve birçok ülke bunu gerçekleştirmek için çalışıyor. Tarih yalnızca ahmaklar için olduğu yerde donar kalır.
Dördüncüsü devrimi komşu ülkelere ihraç etme eksenidir: İran rejiminin çevre ülkelere yönelik yoğun çabasına ve dev yatırımlarına rağmen devrimi, ardından da Velayet-i Fakih rejimini ihraç etme projesi birçok alanda başarısız oluyor. Irak’ta halk, İran’ın yoğun müdahalelerine rağmen modern kurumlar inşa edecek modern bir devletin özlemini çekiyor. Lübnan’da İran’ın doğrudan müdahaleleri nedeniyle devlet başarısız oluyor ve iflasın eşiğine geliyor. Yemen’de, Yemenliler bütün bölgelerde İran’a bağlı Husi projesine karşı bir araya geliyor. Günümüze kadar sahneye hep Arap-İran mücadelesi egemen oldu ki bu da 2 faktörün sonucudur: Devletlerin başarısızlığı ve kimi ülkeleri yıkan, kimilerinde ise iç barışı sarsan İran saldırılarıdır. Ama savaş daha sona ermedi. Çünkü vatanseverlik duygusu yalnızca İranlılara has değildir. Araplar da en az onlar kadar vatanseverdir. İran rejiminin araçlarına gelince, ulusal para birimine eklenen sıfırların sayısı kadar tükenmiştir.
Son olarak; halklar kapsamlı ve mutlak bir milliyetçi ideoloji ile yönetildiklerinde çoğu zaman kendilerini savaşa götüren bir sara (epilepsi) hastalığına yakalanırlar.
TT
İran’ın dış politikada yaşadığı kimlik krizi
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة