Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Irak buzdağının görünen kısmı

Irak’tan sosyal medyaya sızdırılan görüntüler çok korkunç. Bu görüntülerde kurşun ve askeri araçların seslerinin yanısıra yaralı ve son nefeslerini vermek üzere olan Iraklı vatandaşlar görülüyor. Ancak bunlar Irak buzdağının sadece görünen kısmı. Geri kalanının bir kısmı tanımlanabilir olsa da diğer kısmı şimdilik gizli kalmayı sürdürecek.
ABD işgalinin Irak’a miras bıraktığı sistem yapı olarak sona ulaştı ve artık çıkmaz bir sokağa girdi. Bu sonuç, üçüncü dünya ülkelerinde işgallerin kalıntılarını inceleyenler için yeni değil. Nitekim Dr. Amani Jamal’ın İngilizce yayınladığı “İmparatorluklar ve Vatandaşlar” adlı kitabında belirttiği gibi, bu tür yapılar, işgalci güç için adeta “modern” bir rejim tesis etmenin sihirli formülüdür ve teoride onun düşünce ve tasavvurlarına uygundur. Ama çoğu zaman başarısız olurlar. İşte buna maruz kalan ülkelerde yaşanan ve Irak halkı başka bir formül bulana kadar Irak’ta yaşanacak olan da budur.
Irak’taki mevcut sistem, anayasa, seçimler ve meclisin güvenoyu vereceği hükümete dayanıyor. Bu modern sivil partilerin, özgür ulusal bir iradenin, bağımsız, ayrı ve birbiri ile dayanışma içinde olan kurumların varlığında teoride kabul edilebilir bir sistem. Ancak Irak’ta sorun; bu sistemin mezhep, bölge ve etnik temelli bir “kota”nın ağına takılmış olması. Bu da bütün bu şartları kaybetmesine, inşa edilen sistemin “menfaat bazlı kotalar” labirentinde kaybolmasına neden oldu. Güç, para ve destekçilere sahip bir azınlık ile hiç kimse kendisini dinlemediği için kimi kime şikayet edeceğini bilemeyen marjinalleştirilmiş bir çoğunluğu ortaya çıkardı. İktidar ve servet dağılımındaki eşitsizlik, olması gereken sosyal ağın çözülmesine ve hastanın yoğun bakıma alınmasına yola açacak kadar büyüdü.
Egemen olan azınlık bütün kaynakları ele geçirdi. Servet biriktirdi ve bir kısmını hiyerarşinin tepesinde yer alan taraftarlarına dağıttı. Azınlık bütün zenginliklere el koyarken, yoksul çoğunluğu da  din ve mezhebin ezilenlerin iç çekişi, kalbi olmayan politika dünyasının kalbi olduğu yalanları ile yaşattı. Bu yalanlar aracılığıyla insanları oyalamak için yeni ritüelleri teşvik etti. Ezilenleri oyalamak için imamların ölüm ya da doğum yıldönümlerini bahane ederek törenler düzenledi ve bu günleri Irak devletinin resmi tatil günleri ilan etti. Öyle ki, Irak’ta resmi tatil günleri 100’e ulaştı.
Yukarıda bahsettiklerimizi kanıtlamak için Iraklıların ilk seçimlere katılım oranı ile son seçimlerdeki katılım oranını karşılaştırmak yeterlidir. Ekim 2005 yılında yeni anayasa için yapılan referanduma büyük bir katılım oldu ve katılım oranları % 68’e ulaştı. Şii ve Kürt eyaletlerde katılım oranları yüksek iken, Sünni eyaletlerde daha azdı. Bu oran halkın daha iyi bir geleceğe yönelik duyduğu umudun bir işaretiydi.
2018 yılındaki seçimlerde ise Irak’ta en düşük katılım oranları kaydedildi. Katılım oranı yalnızca % 44’te kaldı. Yani 24 milyon seçmenden yalnızca 10 milyonu oy kullandı. Irak’ta 2003 yılından bu yana birkaç seçim düzenlendi. Ama katılım oranı her seferinde daha da düştü. Bunun anlamı ise Irak halkının büyük bir çoğunluğunun seçimlere olan güvenini kaybettiğidir.
Irak’ta demokrasinin uygulamaya yönelik biçimi olan seçimler muhafaza edildi ama felsefesi ve amaçları hiç uygulanmadı. Bugün Iraklıların % 22’si açık bir şekilde işsiz. Gizli işsizliğe gelince bu çok daha yüksek. Kağıt üzerinde 8 milyon Iraklı hükümet memuru ama çoğu hiçbir şey yapmadan maaş alıyor. Iraklı politikacıların büyük bir çoğunluğunun bütün bu yıllar boyunca siyasi arenada kalmak için Tahran’ın dostluğunu istedikleri ortaya çıktı. Kendisine bağlı oldukları müddetçe bu kişilerin Irak hazinesinden kazanmaları ise Tahran’ın umurunda değildi. Dışlanan, kamu hizmetlerinden mahrum bırakılan ve geleceği karanlık olan Iraklıların büyük bir çoğunluğu için bu bir sır değil. Onlar toplum ve devlet yoksullaşırken, bazılarının servetlerine servet kattığını kendi gözleri ile gördüler.
Dolayısıyla 2019 protesto hareketinde protestocuların İran, sarıklılar ve gözleri önünde gerçekleşen yolsuzluğa karşı sloganlar atmaları süpriz değil. Hem bu Iraklıların ilk halk hareketi değil ve büyük olasılıkla son da olmayacak. Nitekim 2016 yılında dönemin meclis başkanı ve bazı milletvekillerini, orduya alınacak silahlar ile ilgili anlaşmalara katılmak ve yolsuzluk yapmak için kendisi ile pazarlık yapmakla suçladığı için dönemin Savunma Bakanı (profesyonel bir asker ve 3 dil konuşan) Halid el-Ubeydi yolsuzluk nedeni ile görevinden alındı. Yine 2016 yılında Hoşyar Zebari de aynı suçlama ile görevden alındı. Bu suçlama ile görevlerinden alınmalarına rağmen haklarında dava açılmadı ve yargılama yapılmadı. Bu da görevlerinden alınmalarının nedenin iddia edildiği gibi yolsuzluk değil, “siyasi bir tuzak” olduğunun kanıtı olabilir.
Öte yandan resmi bir Irak meclis raporu, 2003 yılından bu yana Irak bütçesine 178 milyar dolara mal olan 6 bin hayali proje olduğunu ortaya çıkardı. Bu olay çok önemli olmasına rağmen, hiçkimse ayrıntılardan bahsetmedi. Hatta tam aksine bakanlar, güçlü yolsuzluk mafyasından korktukları için başlarında bulundukları bakanlıklardaki yolsuzlukları “gizlice” ihbar eder hale geldiler.
Bugün (petrol zengini) Irak’ın bütçesi yaklaşık 30 milyar dolar açık veriyor. Yolsuzluk adı verilen “öcü” nedeniyle yabancı şirketler ve sermayeler Irak pazarına girmekte tereddüt ediyor. Yolsuzluk elbette mevcut sistemin mekanizmasının bir parçası. Çünkü kota sistemi varsa yolsuzluk da vardır. Bilginin insanlara ulaşmasını engelleyecek hiçbir engelin kalmadığı bir dünyada elbette protestocular ve Iraklıların çoğu bunu çok iyi biliyor. Son 15 yılda Iraklı politikacıların en çok kullandıkları kelime “reform” ama bu terim çoğu zaman her şeyden önce politikacıların “mali durumunu reforme etmek” şeklinde anlaşıldı.
Öyle ki Iraklılar, bu terim hakkında acı fıkralar ile dolu bir literatür bile oluşturmuşlardır. Nitekim son protestolarda dikkat çekici sloganlardan biri de şuydu: Sakallı biri değil, utanan birini istiyoruz.” Ne kadar dikkat çekici, acı ve imalarla dolu bir slogan. Irak’ın durumu bundan sonra daha iyiye de gidebilir daha kötü de olabilir. Kötüleşmesi durumunda Irak, İran’a bağlı ve onun tarafından fonlanan milis güçlerin varlığı nedeniyle Lübnan modeline daha yakın olacaktır. Bu milisler sayesinde İran, Irak hazinesinin anahtarlarını ve stratejik konumunu tam anlamıyla ele geçirebilir. Bu milis güçlerin halk hareketlerini bastırma çabalarına katıldıkları, ayrıca bazı protestocuların da İran’a karşı oldukları biliniyor. Bunun kanıtı da sosyal medyada yayınlanan İran bayraklarının yakıldığı videolar.
İran ne kadar mezhepçi sisin arkasına saklanmaya çalışsa da Irak’a müdahaleleri Iraklıların ulusal vicdanlarına dokunuyor. Irak hükümetinin şu ana kadarki icraatları ise, protestoları durdurup rahatlamak için kendisine “vakit kazandırma” manevralarından ibaret. Eğer bu rahatlama milis güçlerin silahlarının gücü ile gerçekleşirse bu aynı zamanda Iraklıların siyasilere, İran ve diğer bütün mercilere karşı düşmanlığı kökleşecek demektir. İran medyası ise protestoların İran Irak ilişkilerini bozma çabalarından ibaret olduğuna dair haberler yapıyor. İran başkalarını suçlayarak adeta kendisini aklamaya çalışıyor. Diğer yandan Irak’ta yolsuzluk ile mücadele etmek bir yana onu ortaya çıkarmak bile neredeyse imkânsız bir şey. Çünkü Irak yolsuzluk sahasındaki siyasi aktörlerin çoğu (tabiri caizse) ortaktırlar.
Korkmamız gereken daha zor ve yok edici olabilecek senaryo ise, Irak’ın açık bir şekilde İran’ın işgali altına ya da milis güçler arasındaki bir savaşa girmesi. Zira her ikisi de bölge için uzun sürecek bir istikrarsızlığa yol açacaktır. Kısacası Irak’tan gelen görüntüler ve duyulan sesler buzdağının yalnızca görülen kısmıdır.
Son olarak; 2003 yılından sonra Irak’ta tesis edilen siyasi projenin başında sağduyulu ve mantıklı bir mühendis yoktu. Çünkü mantıklı düşünen her mühendis, her şeyden önce zeminin inşa edilecek yapının ağırlığını taşıyıp taşıyamayacağını görmek için zemin etüdü yapar.