Batı tarafından “Arap Baharı” olarak kavramlaştırılan, 2011’de Orta Dünya’da başlayan ve “ekmek, adalet, özgürlük” talebinde bulunan eylemlerin Libya ayağı, NATO’nun BM kararlarının uygulamacısı olmasıyla olumsuz yönde sonuçlandı. BM’nin her ne kadar “sivilleri koruma sorumluluğu” doğrultusunda Libya’ya operasyon yapma kararı aldığı söylense de aslında operasyonun farklı amaçları vardı. Özellikle ABD, İngiltere ve Fransa, Kaddafi sonrası dönem için Ulusal Geçiş Konseyi ile anlaşmalar yaptıktan sonra operasyona karar verildi.
2011 yılından bu yana Libya’da huzurun ya da istikrarın sağlandığını söylemek zor… Libya’da 2014’ten bu yana iki yönetim bulunmakta; Körfez’in ve Mısır’ın desteklediği General Hafter’e bağlı Libya Ulusal Ordusu ve BM ile AB tarafından meşru kabul edilen, Türkiye’nin de desteklediği Ulusal Mutabakat Hükümeti. Bununla birlikte kabileler Libya için önemli, ayrıca başka farklı gruplar da bulunuyor.
Hafter aslında Kaddafi’ye darbe ile iktidara gelmesinde yardımcı olan isimlerden biri ancak daha sonra Kaddafi ve Hafter’in arasındaki ilişkiler bozulunca Hafter, ABD’de yaşamak zorunda kaldı. Libya’da Kaddafi yönetimi sona erince de Hafter Libya’ya döndü. Hafter’in amacının Libya’yı yeniden inşa etmek olduğu söylense de kendisinin bir diktatörlük havasında olduğunu görmek mümkün. Kendi bünyesinde Selefiler olan Hafter, özellikle İslamcılara karşı, İslamcılara karşı olması nedeniyle Fransa tarafından örtülü olarak destekleniyor ancak aynı zamanda Batı’nın Hafter konusunda kısmi endişeleri olduğunu da düşünüyorum. Hafter’in elini güçlendiren bir diğer durum ise petrol bölgelerinin çoğunu elinde bulunduruyor olması. Aynı zamanda Fransa’nın, Rusya ile birlikte BM’de Hafter aleyhine alınan kararların geçmesini engellediğini de buraya not etmek gerekiyor. Rusya’nın Hafter’e silah sattığı da biliniyor. Ve Trump’ın da Hafter ile görüştüğü bir sır değil ve ABD, UMH’yi tanımakla birlikte iki ayrı gruptan herhangi birini desteklemediğini ancak Rus paralı askerlerin Libya’da artan sayısından da rahatsız olduğunu ifade ediyor.
Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin Hafter kadar şanslı olduğunu söylemek güç, Katar ve Türkiye’nin desteğini alan UMH, göç endişesi nedeniyle de İtalya’nın kısmi desteğini alıyor. Ve bir süredir dışarıdan oldukça fazla destek alan Hafter, UMH’nin elindeki bölgelere saldırıyor. En son Nisan ayında Hafter’in UMH’nin elindeki Trablus’a yönelmesi bir miktar endişe oluşturmuştu. UMH’nin başında Fayiz Serrac var ve Trablus’taki milisler tarafından da destekleniyordu.
Bir süredir Türkiye, dış politika konusunda Libya’dan bahsetmeye başladı daha doğrusu Libya sözünü sıkça duyar olmaya başladık. Çünkü Türkiye bir süredir enerji üzerinden Akdeniz’de etkin olmak istiyor. Kıbrıs üzerinden bu etkinliğini sürdürme hakkı da var ancak Akdeniz konusunda gerekli gereksiz hassasiyet gösteren Rusya, AB, Yunanistan, Mısır ve İsrail, Türkiye’nin girişimlerinden rahatsız. Tabi Doğu Akdeniz’de zengin doğalgaz rezervlerinin keşfedilmesi sonrası yani 2010’dan itibaren bölge hemen hemen her ülke için çekici bir hale gelmiş durumda.
27 Kasım’da Türkiye ve Libya arasında mutabakat muhtırası imzalandı. “Muhtıra, iş birliği, Libya'da polis ve askeri sorumlulukları içeren Ani Müdahale Kuvveti kurulmasına Türkiye tarafından eğitim, danışmanlık, tecrübe aktarımı, planlama ve malzeme desteği verilmesi konusunu kapsıyor. Muhtıra ayrıca talep edilmesi halinde Türkiye ve Libya’da müşterek bir Savunma ve Güvenlik İş Birliği Ofisi kurulması, eğitim, teknik bilgi, destek, geliştirme, bakım, onarım, kurtarma, imha, liman ve müşavirlik desteği sağlanması ve mülkiyeti elde olmak kaydıyla kara, deniz ve hava araçları, teçhizatı, silahları, bina ve arazi tahsisi, kabul eden tarafın davetiyle, tarafların sınırları içerisinde, Silahlı Kuvvetlerinin bünyesinde bulunan Kara, Deniz, Hava Kuvvetlerinin faaliyet alanlarına yönelik müşterek olarak askeri planlama, tecrübe aktarımı, eğitim ve öğretim faaliyetleri ile silah sistemi ve teçhizatın kullanımına yönelik eğitim ve danışmanlık hizmeti verilmesi konularını içeriyor.” Bu anlaşmanın Kahire'de yapılan ve Akdeniz'e kıyısı olan 7 ülkenin katıldığı ancak Türkiye ve KKTC’nin davet edilmediği “Doğu Akdeniz Gaz Forumu”na bir cevap olarak imzalandığı bilinen bir durum. Tabi karşı taraf da boş durmuyor; Atina ve Kahire, mutabakatın uluslararası hukuka aykırı olduğunu belirtiyor, Güney Kıbrıs, Lahey'de bulunan Uluslararası Adalet Divanı'na başvurmaya hazırlanıyor. İsrail, Mısır ve Güney Kıbrıs’ın deniz yetkileri sınırlandırılması anlaşmalarını yaklaşık 20 yıl önce yaptıklarını da buraya not düşmek gerekiyor.
Uzun zamandır bir klişe ifade olarak karşımıza çıkan “Akdeniz’de sular ısınıyor” repliği, belki de bugünlerde tam anlamını buluyor. Bu gelişmeler sonucunda Akdeniz’de oluşacak “istikrarsızlık” birçok ülkenin çıkarlarını tehdit edeceği için gerilimin azalması ve çıkarların korunması adına her ülke kendi zaviyesinden yeni stratejik arayışlar içerisine giriyor.
Tabi bir diğer tartışma da Türkiye’nin, Libya’ya istenmesi halinde asker göndermesi konusunda yaşanıyor. Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti, çatışmalar artarsa Türkiye’den asker talep edebileceklerini belirtti.
Türkiye’nin Libya ile yaptığı anlaşma sonrası, Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler bölgede yeni stratejiler belirlerken, Türkiye’nin de uyumaması elbette önemli, yani bu anlaşma çok da boş bir anlaşma değil ancak anlaşma UMH ile yapıldığı için ömrü de UMH’ye bağlı. Ancak şimdilerde Hafter’in dünya ölçeğinde UMH’den daha fazla destekçisi olması nedeniyle UMH’nin hakimiyeti ne kadar sürecek onu bilemiyoruz. Rusya’nın, bu anlaşma konusunda rahatsız olduğu da bir gerçek.
Tüm bu realitelere ek olarak, mesele bu dönem sıkça duymamıza rağmen yeni değil… Güney Kıbrıs, 2002'den bu yana Mısır, Lübnan, Suriye ve İsrail ile Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmaları yapmaya başladı. Türkiye ise bu anlaşmaların Kıbrıs Türkleri ve Türkiye'nin haklarını çiğnediği gerekçesiyle konuyu BM'ye taşıdı ve kendi ekonomik bölge haritalarını BM nezdinde onaylattı. Türkiye'nin BM nezdinde itirazlarına rağmen Güney Kıbrıs, 2007'nin başında 13 adet arama sahası ilan etti ve büyük petrol şirketlerine ruhsat verme aşamasına geçti. Buna karşılık olarak Türkiye ve KKTC, belirlediği bölgelerde TPAO'ya arama ruhsatları verdi. Sonrasında Türkiye, Fatih ve Yavuz sondaj gemilerini Kıbrıs açıklarına gönderdi ve Kuzey Kıbrıs'ın ruhsat verdiği bölgelerde doğalgaz aramalarına başlandı. Rum kesimi, Yunanistan, Avrupa Birliği, Mısır, İsrail ve ABD'de ise bu gelişmeleri tepkiyle karşıladı. Hatta AB, Yunanistan ve Güney Kıbrıs'ı desteklediğini ilan edip “Türkiye'yi AB üyesi ülkelerin egemenliğine saygılı olmaya çağırıyoruz” dedi.
Türkiye’nin Akdeniz’de KKTC ile birlikte enerji araması hukuken mümkün, stratejik olarak da makul bir adım, olası enerji kaynağı bulunmasının Türkiye’ye çok faydası olacaktır. Ancak Türkiye’nin planda gayet makul ve akıllıca görünen bu adımının, uluslararası platformlarda ve bölgeye müdahil olan ülkelerle olan ilişkilerini gereceği de bir gerçek.
Türkiye-Rusya ilişkileri bir süredir iyi ilerliyor ancak sık sık benzetilen Türkiye’nin Suriye politikası ve Libya politikasına bakacak olursak, konuşmalarda ortaya konan beklentilerin sahada hayata geçmediğini görüyoruz. Geçen hafta yazdığım gibi Rusya ve Türkiye arasında Suriye üzerinde yapılan görüşmelerin çok büyük bir dış politika başarısı ve uzlaşı doğurduğu söyleniyor ancak Suriye görüşmelerinin hemen hemen hepsinin Rusya ve Esed Rejimi lehine sonuçlandığını görüyoruz. Libya’da da aynısının olması bir risk değil mi?
Dünyada uluslararası anlaşmalara ve hukuka rağmen güçlü devletlerin sözünün geçtiği bir gerçek, Türkiye güçsüz bir ülke değil ancak anlatıldığı kadar da güçlü değiliz. Libya adımları AB, İsrail, Rusya, Mısır ve Yunanistan’a rağmen hayata geçirilebilecek mi? Geçirilemeyecekse asker gönderme de dahil büyük adımlar atmak stratejik olarak doğru mu?
Libya politikasının mimarı olan iktidarın, Türkiye içindeki ekonomik, siyasi, hukuki problemleri örtmek için ayrıca yerel seçimlerde büyük şehirleri kaybetmesinin olumsuz etkisini unutturmak için ve hatta yeni kurulan partilerin oluşturduğu endişeye karşı Libya adımlarını hızlandırdığını görmek için çok kötü niyetli ya da müneccim tıynetli olmaya gerek yok. İç politikayı dizayn etmek için dış politikada riskli sayılacak adımlar atmak günü kurtarsa da yarın için problem oluşturmayacak mı?
Libya politikaları söylemde gayet makul görünüyor, fırsatlar ihtimali olduğu da bir gerçek ancak bir süredir söylem ve eylem arasındaki derin farklara şahit oluyoruz, eylemde olası başarısızlık riskinin bir başka dış politik açılım/gerilimle örtülemeyeceği de artık görünüyor. Şu durumda Akdeniz’deki enerji arayışı haklarından tamamıyla vazgeçmeden ancak Türkiye’yi de sonu görünmeyen bir yola sokmadan yürümek daha makul olmaz mı? Aksi halde olası riskli sonuçları da “Tüm dünya bize karşı, ekonomik saldırı altındayız, büyük oyunu bozduk” ezberleriyle geçiştiremeyecek durumdayız zira o ezberin kredisi son dönemde iyice tükendi gibi…
TT
Türkiye’nin Libya politikası: Riskler ve fırsatlar
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة